Tarih boyunca, engellilere “sadaka” verilecek bireyler olarak bakılmıştır. Bu anlayışın ortaya çıkmasında, ekonomik, toplumsal, siyasal, kültürel, dinsel, psikolojik faktörler vardır.

Ortaçağ Avrupa'sına bakacak olursak, Katolik ve Protestan kiliseleri arasındaki egemenlik savaşının toplumda bir hayırseverlik anlayışının gelişmesine yol açtığını görürüz. 15. yüzyıla kadar sakatlara yardım etmek dinsel bir görev olarak kabul edilmiştir. İnsan, işlediği günahlardan kurtulmak ve öte dünyayı kazanmak için "sadaka" verir engellilere... Bu da sakatlarla ilgili "muhtaç" ve "aciz" algısını pekiştirir. Hatta dilenciliğin engellilerle özdeşleşmesine yol açar.

Dinsel öğretilerde sakatlarla ilgili dogmatik, mutlak ve değişmez koşullandırmaların olması ve toplumun bunları içselleştirmesi, engellilerin olumsuz algılanmasına neden olur. Bu dinsel öğretilerin toplumsal yaşamda fazlaca etkili olması, o yardımları da bir ritüele dönüştürür. Tüm bunlar, sakatları doğal dilenci konumuna düşürür. Hatta sakatların dilenciliğini kurumsallaştırır.

Kuşkusuz, bu kültürün yaratılmasında din adamlarının da rolü vardır. Belki de, bu dinsel öğretilerden çok o din adamlarını anlamak gerekir. Böylece sakatlık olgusu daha nesnel biçimde değerlendirilecektir.

Şu gerçeği yadsıyamayız. İnsan toplumsal bir varlıktır. Tek başına yaşamını sürdüremez. Dolayısıyla, insan insana her zaman muhtaçtır. İnsanların birbiriyle yardımlaşması ya da dayanışma içinde yaşayarak birbirlerine destek olması insani bir duygudur. İnsan sevme duygusuyla hareket ediyorsa, onun acısını, hüznünü ya da sevincini bölüşüyorsa bu iyiliktir. Eğer bu iyiliği kendi benini doyurmak ya da kendi gücüne olan inancını pekiştirmek için yapıyorsa, kendi çıkarlarını gözetiyor, demektir. Bu ise, “ahlaki” değildir. Felsefi anlamda, Kant’ın ödev ahlakı, en güzel evrensel ahlak yasasıdır.

İnsan, bilimi, felsefeyi, sanatı, edebiyatı bir kenara bırakıp mevcut kültür yozlaşmasının bir parçası olursa kişiliğini oluşturamaz. Sonra da o kitlenin bir parçası olur. Kendine o toplumun gözünden bakar. Bu aşamada kapitalizmin işleyişini de göz ardı etmemek gerekir. Çünkü, halen sakat emeğine ihtiyaç duyulmadığını görüyoruz. Her ne kadar engellilerin çalışması için kotalar konsa da, bunlar uygulanmamaktadır. Engellilerin % 78'i işsizdir. Ne yazık ki, engelliler üretim sürecinde yoktur.

Dolayısıyla hem yoksulluk hem de yoksunluk bellerini bükmektedir. İş piyasasında körler, sağırlar, bedensel engelliler v.b. dışlanmaktadırlar. Sermayedarlar ise, verimli işgücü bulamamaktan şikayet etmekte, engelli eleman bulamadıklarını belirtmektedirler. Konu, eğitim, ulaşım, istihdam çerçevesinde düğümlenmiş gibi gözükse de, aslında kafa yorulması gereken sistemin çarpıklığıdır.

Bu arada sakatlık olgusu niçin bilimsel ele alınıp çözüm önerileri sunulmaz? Ya da üniversitelerde neden sakatlık çalışma enstitüleri kurulmaz? Tüm bunları oturup düşünmek gerekir.

Dini yardımseverlik dışında, ABD’de 19. yüzyıl sonunda seküler yardım dernekleri çoğalmaya başlar. Örneğin, 1881 yılında Amerikan Kızıl Haç örgütü kurulur. 1917’de bu örgüte bağlı olarak Kötürüm ve Sakatlar Enstitüsü, sakat gaziler için eğitim programları geliştirir.

Tabii burada sakatlığı üreten sistemin sakatlık endüstrisinden de söz etmek doğru olacaktır. Bu endüstri içinde doktor, hemşire, terapist, sosyal hizmet uzmanı gibi elemanların çalıştığı devlet ve özel kuruluşlar yer alır. Ancak, bu uzmanlaşmanın olması, engellileri daha da onlara bağımlı hale getirdiği göz ardı edilemez.

Toplumsal yaşamda, sağlam beden ideolojisinin kapitalizmi beslemesi, gerekse engellilerle ilgili dogmaların, kalıpsal önyargıların kuşaktan kuşağa aktarılması nedeniyle engelliler, "muhtaç" konumundan birey konumuna geçememişlerdir. Halen engellileri koruyan, eve kapatan politikaların üretilmesi, bu konuda değişim ve dönüşümün olmadığının göstergesidir.

Bugün burjuvazinin estetik yasaları, sakatların prezantabl olmadıkları için ne kadar donanımlı olsalar bile işe alınmaması gerektiğini söylemektedir. Toplum bu bakış açısını içselleştirdiği için, engellileri aralarında görmek istememekte, işgücüne katılmasına engeller konulmaktadır. Bu arada engelliler, ya yazgılarına boyun eğmekte ya “muhtaç insan” olarak sadakalarla ya da ailelerine bağımlı olarak yaşamlarını sürdürmektedirler.

Sözün özü, bir yandan engellilerin topluma dahil edilmesi söylenirken öte yandan mevcut uygulamalarla önlerine bariyerler konulmaktadır. Engellileri eve kapatan sadaka kültürü, engellilerin özgürleşmesini ve bağımsızlaşmasını engellemektedir.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.