Bugün hava çok güzel. Sabah erkenden kalkıp yola koyuluyorum. Okulların olduğu bölgelerde trafik kilit. Ebeveynler mahalle okullarına bile çocuklarını özel araçlarıyla götürüyorlar. Teknoloji her geçen gün bizleri tembelliğe itiyor.

Geçen hafta, engelli H sınıfı ehliyetimi yenilemek/değiştirmek için  MHRS portalından randevu aldım. Eğer sizler de yeni yönetmeliğe göre ehliyetinizi değiştirmek isterseniz ya 182 ya da söz ettiğim internet portalından istediğiniz hastaneye randevu alabilirsiniz. Hastaneye gitmeden önce aile hekiminden sevk alıyorsunuz. Hekiminiz, engelinize göre gerekli gördüğü bölümlere gönderiyor sizi. Yanınıza bir fotoğraf almayı unutmayınız.

Ben ne olur olmaz diye eski raporlarımı da yanıma alıyorum. Bu ülkede engellilerin rapor çilesi bir türlü bitmek bilmiyor. İşe girmek için ayrı rapor... Emekli olmak için ayrı rapor... Engelli aracı almak için ayrı rapor... İETT'den ücretsiz yararlanmak için ayrı rapor  vs vs. Mübarek! Kırpıla kırpıla kuşa çevrildik! Hiçbir raporumuzun oranı birbirini tutmuyor. Engelimiz değişmiyor ama bir nesne gibi sürekli ölçülüp biçiliyoruz!

İşte yine bir hastanenin koridorlarındayım. Hastane köşeleri bana hep hüzün veriyor. Geçen yıl şurada fenalaşıp bayılacak gibi olmadım mı? Soluğu dahiliyede aldım da “sen niye buraya geldin, git acile” diye doktordan fırça yemedim mi? Nasılsa ölçülüp biçilen edilgen nesneler değil miyiz? Ha bir eksik ha bir fazla! Bir sağlık görevlisi sizi azarlıyormuş dert mi bu? 1960'lara kadar hasta doktorun patronuyken şimdilerde tersine dönmüş dünya!  Nasılsa “eksik, anormaliz.”  Hastaneler de bunu belgeleme yerleri değil mi?  Benim gittiğim bir atölyede doktorlar vardı. Ha bire, sağlık insanın fiziksel, zihinsel ve sosyal açılardan tam bir iyilik hali derler, dururlardı. Aman! Boşver cancağızım! Toplumsal mahkeme nasılsa bizleri hapsetmiş müebbede!

Sağlık kurulu odasının önünde kuyruk var. Olmasa şaşardım zaten. İçimde derin kımıldanışlar. Annemin acılı çığlıkları koridorlarda yankılanıyor. Yüreğimde bir sancı. Neden çoğu kez büyük acılar arka arkaya gelir ki? Bekliyorum, bekliyorum, Godot gelmiyor. Önünüzde kocaman bir belirsizlik varsa, çaresizliğiniz karanlık koridorlarda bir gölge gibi sizi takip ediyorsa, gelmeyecek olanı da beklersiniz. Öte yandan sevdiğiniz birini kaybetmenin korkusu yüreğinizi ağzınıza getiriyorsa, bir ilaç gibi gelir Godotu beklemek. Belki de Araf'ta olmaktır korkunun ve umudun dişlileri arasına sıkışıp kalmak...

Yaralarım kanamasın diye bir dikiş atıyorum yüreğime. Sıra bana geliyor. Görevli memura aile hekiminden aldığım formu uzatıyorum. Bana belli bir ücret ödemem gerektiğini söylüyor. Tamam, diyorum. Ödemeyi yaptıktan sonra doktorlara muayene olmak için kapı kapı dolaşıyorum. Endişeli bakışlar... Suskun yüzler... Uzun bekleyişler... Acele acele koşuşturmalar... Yanıp sönen ışıklar... Bir çocuğun ağlayışı... Beyaz önlüklerin koridorlarda dalgalanışı... Çatt diye kapanan bir kapı sesi... İçimde çatırdamalar... Hasta koltuğuna uzan. Cihazı giy, çıkar. Muayene, muayene... Atılan imzalar... Vurulan mühürler... Donuk bakışlar... Niye bu koridorlar bu kadar karanlık? Acının ve kaygının birbirine karıştığı, zamanın bir türlü geçmediği, sabrın ve dayanıklılığın sınandığı yerler... Hastaneler...

Parsons, hastalığın fiziksel değil, toplumsal bir olgu olduğunu söyler. Yani kişi gündelik yaşamdaki normlara uymak istemediğinde hasta “rolü”ne bürünür ve beklentilerden kaçar. İyi de bu rolü istemedim ki ben? Bilakis bu sistem bizleri kategorize ediyor. Biyomedikal bir anlayışla bedenlerimizi ölçüp biçiyorlar.

Ne yazık ki, ülkemizde sağlık ve hastalık bu anlayışla ele alınıyor. Sonra da bu raporlarla “normal” olanlar, “ anormal” olanlardan ayrılıyor. Çeşitli olanaklardan yararlanmak için bu raporları almak zorunlu tutuluyor. Neden sakatlık değerlendirilirken çevre ve yaşama koşulları ele alınmıyor? Niçin yalnızca sakatlık “bedene” göre değerlendiriliyor? Sağlık kurullarında niçin sosyal hizmet uzmanı yok? Bu raporlar ne kadar bilimsel? % 39 ile %40 arasındaki ayrım ne? Birisi engelli haklarına kapı aralıyor, ötekisi kapatıyor.  Peki, bu nasıl adalet?

Belleğimde sorular... sorular... Tıbbın kuralları nesnel ve yansız mı sence?  Yoksa iktidarı elinde bulunduranlar, “sakat” , “sağlam” ayrımı yaparak tıp aracığıyla sağlam beden anlayışını meşrulaştırıyorlar mı? 

İçimde sert rüzgarlar esiyor. Parçalayan, deviren, yok eden... Yanımdan koştura koştura insanlar geçiyor... Ben hep geri kalıyorum. Sesler yakınlaşıyor, uzaklaşıyor. Elimde tapu gibi sağlık kurulu raporu... Mutluyum artık. Kendimi tescillettim.

Yeniden sağlık kurulunun kapısını çalıyorum. Aldığım raporu il sağlık kuruluna göndereceklermiş. İşlemin bir iki ay sürebileceğini söylüyorlar. Ancak bir hafta geçmeden il sağlık müdürlüğünden mesaj geliyor. Yine yollardayım. Tam randevu saatinde çok katlı bir binanın önündeyim. O da ne? Önümde otuz beş ya da kırk kişi var belki. Saat yedide gelip sıraya girmişler. Ne numaratör var ne de bir düzen. Nazi kampı gibi uzun ve dar koridor. Kapıdan içeri giren güneş, dehliz gibi koridorda yürüdükçe arkanızda kalıyor. İçerde oturacak yer yok. En alt kattayız. Bir deprem olsa bu kalabalıkta ne olur halimiz? İnsanların yüzlerine bakıyorum. Çoğu hayattan bezmiş gibi. Önümde çok kuyruk var,   zaman bir türlü geçmek bilmiyor. Sonunda oturacak bir sandalye buluyorum kendime. Koridor öyle dar ki, cihazdan dolayı bükemediğim ayağıma takılıyor gelip geçenler. Kaygı... kaygı... Bu yarı karanlık koridorda ezilmemek, paspas olmamak, örselenmemek için nöbetteyim! Dünyaya fırlatılmış bir Dasein gibi duyumsuyorum kendimi... Bir ayrık otu... Bir yabancı... Hayır, hayır Godot'u bekliyorum ben...

Bir umutla dışarı çıkıyorum. Karnım zil çalıyor. Şöyle güzel bir yerde kahvaltı etsem mi? 

Ne zaman annemi özlesem o bunu hisseder, yanıma gelir. Aaa! Kapıda beni beklemiyor mu? Boynuna atılıp şapur şupur öpüyorum. Hani derdin ya! Sen çingene misin? Kırmızıyı niye bu kadar seviyorsun diye?

Çingene kızın, kırmızı kapılar açıyor ak saçlı kraliçesine. İçim gelincik... içim orman... içim bulut... Ben seni Boğaz'da kahvaltıya götürmemiştim değil mi?

Kontağı açıyorum. Kırmızı düldülü sürüyorum maviliklere... Bir buket beyaz lilyum kokuyor ortalık...

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.