Hava kapalı. Yağmur bastırır mı derken aniden yaz yağmuruna yakalanıyorum. Silecekleri çalıştırıyorum. Cama tane tane düşen damlacıklar, buhar olup uçuyor gözlerimin önünden. Bu havada müzik de iyi gider hani. Radyonun düğmesine dokunuyorum. Ruhuma yumuşaklık veren bir melodi. Oh! Ne güzel, yollarda bir keşmekeş ve telaş yok. Evler, ağaçlar, kaldırımlar, sokaklar, elektrik direkleri, çöp konteynerleri usul usul geçip gidiyor yanımdan.

Yağmur dindi. Toplantının yapılacağı çay bahçesine geliyorum. Asırlık bir çınar ağacının altında bomboş sandalye ve masalar... Mavi gökyüzünün altında vuslatı bekliyor gibiler... Yürüdükçe yerlere dökülen sapsarı yaprakların çıtırtısı bir ninni gibi geliyor bana. Seviyorum bu sessizlik ve dinginliği.

Zaman ilerledikçe kalabalıklaşıyor çevre. Teker teker geliyor beklenilenler. Merhabalar, gülüşmeler, kahkahalar... Dokuzuncu Hariciye Koğuşu (1) romanını konuşmaya başlıyoruz. Ben kimi kez düşlere dalıp gidiyorum. Ayaklarımın altında neşeyle koşuşturan yaprakları izliyorum. Masanın ayağına başını yaslayan, pırıl pırıl parlayan, önü fiyonklu, apartman topuklu kırmızı bir ayakkabı gülümsüyor bana. Hayır, hayır yanılıyorum. Bana değil, masanın öteki ucundaki içi dışı suskunluk olan, siyah bir ayakkabıya çapkınca bakışlar atıyor. Tabii ya! Doğanın kanunu bu. Bir erkeğe kur yapan, onun kalbini çalmayan şu kırmızı ayakkabı niçin bir Nüzhet olmasın? Yüzü çizgilerle dolu, sayası çatlak çatlak, tabanı çamur içinde siyah ayakkabı, bu tatlı gülümsemelere kayıtsız kalabilecek mi acaba?

Roman karakterleri gelip geçiyor önümden... Dışım sessiz. İçim nasıl da kalabalık. Başımı kaldırıp rüzgarda sallanan yapraklara bakıyorum. Şimdi de Dokuzuncu Hariciye Koğuşu'ndaki  kahramanın yalnızlığı var yüreğimde.

Öyleyse çok genel hatlarıyla romandan söz etmeliyim. Roman karakterimiz on beş yaşındadır. Bir adı yoktur. Romanın Peyami Safa'nın çocukluk ve gençlik döneminden izler taşıdığı söylenmektir. Anlatıcımızın sekiz yaşından beri bacağında bir rahatsızlığı vardır. Yedi yıldır bitmez tükenmez bir azap içinde hastane koridorlarında beklemekle geçer gençliği. Hastaneye gelip giderken ağaçların bile sıhhatine imrenir. İnsan bedeninin düzgün çalışan bir makineye indirgendiği, “tam, bütünlüklü” bir bedene sahip olmanın yüceltildiği, bir organ eksikliğinin “zayıf, aciz” olmakla eşdeğer görüldüğü bir anlayışın egemen olduğu sistemde; kim ağaçların bile sağlıklı olmasına imrenmez ki?

İktidarlar kendi örgütlenmelerini kendileri oluştururlar. Foucault'un sosyolojiye katkısı olan biyo-iktidar kavramından söz edeyim mi kısaca? Bu düşünüre göre, kapitalizmde biyo-iktidar önemlidir. Çünkü kapitalizmin gelişmesiyle beraber fabrikalarda “sağlam” bedenli, “sağlıklı” kişilere gereksinme doğmuştur. Öyleyse bedenlerimiz disipline edilmeli, iktisadi olarak denetlenmeli, tıp eliyle “sağlam” olanlarla “ çürük” olanlar birbirinden ayrılmalıdır. Dolayısıyla beden,  iktidar ilişkileri ağı içinde yerini alır. Emek gücü olarak değerlendirilir, denetlenir, ıslah edilir, o bedenlerin itaatini sağlayan yöntemler belirlenir.

Egemen olanın biyo-iktidar anlayışı ise bol bol edebiyatta karşımıza çıkar. Yeniden Dokuzuncu Hariciye Koğuşu romanına dönersem... Baş karakterimize doktorlar, ayağındaki rahatsızlığın giderek arttığını, bunu engellemek için bol bol deniz havası alması,  güneşe çıkması ve koltuk değneği kullanmasını söylerler. Ancak doktorlar ayağının üstüne basma deseler de, o koltuk değneği kullanmayı reddeder. Okumayı seven karakterimiz, uzaktan bir akrabası olan Paşa'nın Erenköy'deki konağına gider. Çocuklukları birlikte geçen Paşa'nın şımarık, uçarı, kimi kez kadınlığını kullanarak “hafiflik” yapan Nüzhet'e aşıktır. O sıralarda Nüzhet'in bir isteyeni çıkar. Rakibi ise “sağlıklı” ve kariyerli Doktor Ragıp'tır. Bu “hastalıklı” genç,  belleğinde Nüzhet'in kendisiyle alay ettiğini, “zavallı” diyerek acıdığını, sakat kalma olasılığı olan bir erkekle,  genç bir kızın evlenemeyeceğini düşünür, daha da mutsuz olur.

Çünkü “engelli olmanın” çerçevesi bellidir. Bu nasıl bir çerçeveyse, ta Antik Yunan'dan beri değişmez, sabit, etiketleyici bir anlayışla belleklerimize edebiyat, sinema ya da dizilerle kazınıp durur. Bu tür kitapları okuyan, dizi ya da filmleri izleyen çocuklar, engellilere acımak, alay etmek gerektiğini düşünmez mi? Yetişkinler ise onlarla birlikte olunamayacağına inanmaz mı?

Romanın sonlarına doğru karakterimiz muayane için gittiği hariciye koğuşunda bacağı kesilen hastaları gördükçe daha da kötü olur. Doktor kendisinin de bacağının kesilebileceğini söyleyince bunu kendi ölümünden de beter bir  ölüm olduğunu düşünür. Belleği  korkunç, dehşet verici duygu ve düşüncelerle doludur. Bir bıçağa bile bakamaz. Şöyle der: “ Ameliyattan sonraki halimi düşünmek de ayrıca dehşet veriyor. Büyük bir uzvun boşluğunu hissetmeye nasıl dayanacağımı anlamıyorum, bir diş çektirdikten sonra bile yerinde ağızdan daha büyük bir boşluk kaldığı zannedildiği halde, ayrılan bir bacağın yerinde kalan uçurumun baş dönmesine nasıl alışılır?” (2) 

Karakterimiz ve doktorlar için bir organını kaybetmek felakettir. Hastaneye yatan anlatıcımız uyku ve uyanıklık arasında bunalım geçirir, bunu da tüm canlılığıyla okura aktarır.

Yazar romanda engelli kalmayı bir trajedi olarak verir, engellilik olgusuna çok “negatif” yaklaşır. Karakterimiz sistemin belirlediği “normal” olanın dışında kalacaktır. “Normal dışılık” ise felaketle eşdeğerdir.

Engellilerin tarihine baktığımızda, kapitalizmin gelişmesiyle beraber tıpta da bedeni düzgün çalışan bir makineye indirgeyen, tıbbi sorunların ilaçla ya da makinelerle çözüleceğini savunan, hastalıkların sosyal, ekonomik, politik, psikolojik etkenlerini görmezden gelen,  biyomedikal yaklaşım sonucu, tüm dünyada engelliler toplumsal yaşamdan dışlanmışlar, dört duvar arasında adeta bir koğuş yaşamı sürmüşlerdir. Yalnızca insan bedenine odaklanan, ekonomik ve toplumsal koşulları görmezden gelen, hastayı edilgen nesneler gibi gören, bedeni parçalara ayırıp uzmanlaşan, hastaya yabancılaşıp onun duygu ve düşünceleri konusunda duyarlı davranmayan, neyin hastalık olduğu konusunda sıradan insanlardan daha fazla bir güce sahip olan, “normal” olanı belirleyip o normlara uymamızı sağlayan medikalizasyon, tıbbın modern toplumdaki kontrol mekanizmasıdır.

Edebiyatta engellilik olgusunun felaket olarak görüldüğü, engelli karakterlerin kendilerine acıdığı, kapitalizmin ve tıbbın düşüncelerimizi biçimlendirdiği, bireylerin düşüncelerinin kontrol edildiği, sistemin aygıtlarında yeniden... yeniden üretilen bu kültür, engellileri “eksik, aciz” gösterdikçe aynı gökyüzünü hiç paylaşamayacağız gibi geliyor bana. 

Yüzümü kaldırıp bulutlu gökyüzüne bakıyorum. Güneş açıyor gibi. Aaa! Kitabımın üstüne bir yaprak düşüyor. Hızlı hızlı konuşmalar. Keskin bakışlar. Tam omzumun üstünden eğilip çay bırakan bir kadın. Rüzgarda uçan bir kağıt mendil. Çatal bıçak sesleri. Ben konuşuyorum. Türlü türlü yüzler, gözler, bakışlar, ağızlar...

İçimde korkunç derecede bir yazma isteği... Yazmasam eksik kalırdım... Tepeden tırnağa sözcüğüm şimdi... Yazıyorum, varım...

Dipnotlar:

1) Peyami Safa, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Ötüken Yayınları, 2019, İstanbul

2) a.g.e 92

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.