Hava pırıl pırıl... İstanbul'da yeni yerleşim yerlerinden birindeyim. TOKİ konutları yükseliyor gökyüzüne doğru. Kaldırım kenarlarına park eden araç olmadığı için yollar oldukça geniş ve boş. Büyük caddeleri nasıl da özlemişim. Bir yayayla ötekinin çarpışmadığı, körlerin, sağırların, topalların, bebek arabası olanların, tekerlekli sandalye kullananların yola çıkabileceği, bir yerden bir yere rahatça ulaşabileceği sokakları... Engelliler hapsolmamalı evlere. İnsan insanla buluşmalı. İnsan insanla insanlaşmalı.

Gözlerime inanamıyorum. Büyükçe bir kültür merkezinin otoparkında engelli park yerleri boş. Ancak iki ya da üç yüz araçlık yerde iki tane engelli park yeri var. Bu sayı yetersiz değil mi? Bahçeye doğru yürüyorum. Güneş öyle güzel ki, sıcaklığı içimi mest ediyor. Fıskiyeli havuzda gökyüzüne doğru yükselip inen suyun sesi müzik gibi geliyor bana. Oldum olası severim su sesini. Kimi kez Kafka, Tolstoy ve Sait Faik'le engin denizlere açılır, tüm uzaklıkları keşfedip duvarları yıkarız birlikte. Siz yazar adı verdiğime bakmayın! Kızımın balıkları onlar. Suyu sevmeyi, suyu sevip saymayı, suyla uyuyup uyanmayı balıklardan öğrendim ben.

Su sesi beni hep sevdiklerime götürür. Burada da kitap okuyan, kitap tartışan, okuyup birbiriyle paylaşan gençlerin yanına getiriyor. Yüreğim coşkun bir ırmak gibi akıyor. Hepsinin boynuna atılıp yanaklarından şapur şupur öpmek istiyorum. N'apayım ben bir başkasıyla paylaşmadığım bilgiyi? Kitap insanı birbiriyle buluşturur. Kentlerimizde kitap kümeleri kuruluyor, söyleşiler düzenleniyor, bilgi alışverişi yapılıyor. Umutlanıyorum gelecek için.

Öğrencilerin tıklım tıklım doldurduğu bir kütüphaneyi gezdikten sonra kırmızı koltukların sıralandığı bir salona giriyorum. Hangi kitabı konuşacağız acaba? Çok heyecanlıyım. Ne çıkarsa bahtıma deyip içeri giriyorum, ön sıralardan birine oturuyorum.

Kürsüde ufak, tefek bir adam var. Kütüphaneyi gezeyim derken zamanın ayrımına varmamışım. Konuşmanın başını kaçırmışım. Konudan konuyu atlıyor konuşmacı. Kapitalizm, yabancılaşma, medyanın insan düşüncelerini biçimlendirmesi vs vs. “ Hişşşt! Hişşşt!” O da ne? Biri mi sesleniyor bana? Çevreme bakınıyorum. Yoo, hayır. Katılımcılar pür dikkat kürsüdeki ufak, tefek adamı dinliyorlar. Gaipten sesler duyuyorum galiba. Bu arada Nietzsche'den bir alıntı yapıyor konuşmacı. “Müziğin sesini duymayanlar, dans edenleri “deli” sanırlar,” diyor. Ne güzel bir söz. “ Hişşşt” “ Hişşşt”  Bu kez sağıma, soluma, arkama daha bir dikkatlice dönüp bakıyorum. Herkes kendi aleminde. Aman canım! Seslenen, meslenen yok. Bana öyle geliyor. “Hadi kendini topla” dediğim sırada  davudi bir ses: “ Sağır mısın? “ demesin mi? “Çok oldun ama! Kimsin sen “ diyorum sertçe. “Sahne gerisine bak” deyince konuşmacının sağ omzunun üstünden ahşap bir koltuk değneğiyle göz göze geliyorum. “ İlahi! Sen miydin? Ödümü koparttın. Burada da mı buldun beni? ” deyip kucaklıyorum sevinçle.

“Arayan Mevlasını da bulur belasını da.  Ne iyi oldu sana rastlamam. Öyle yalnızdım ki. Şöyle iki laf edecek kimsem yok. Hiçliğin içinde bir hiçtim.“ diyor. “ Hiç olmadan varlığı bilemezsin” diye yanıtlıyorum onu. Uzun, ince bacaklı, şişman gövdeli dostum, gözlerini kırpıştırarak bakıyor bana. “ Hiçin içinde sana dayatılan paradigmaları, önyargıları yeniden gözden geçirirsin. Yaşama buğulu camdan bakar gibi bakarsın önce. Sonra bir pencere açarsın karanlığa. Geçmişten gelen tüm kiri, pası üstünden silkeleyip atarsın. Çürümüş olanı elinin tersiyle itersin,  yeni olana adım atarsın deyip elimi uzatıyorum eline.” 

Sonra bir yönetmen olup filmimizi çekiyorum. Duyulmamış muhteşem bir müzik eşliğinde dünyada hiçbir dansla kıyaslanamayacak biçimde koltuk değneğimle dans ediyoruz. Beynimin içinde beni zamanın ve mekanın çok ötesine taşıyan yumuşak ezgiler çalıyor. Mavi desem mavi değil, beyaz desem beyaz değil, gökkuşağı desem gökkuşağı değil. Öyle bir yerdeyim ki, orada tek bir renk yok, yedi renk yok, önyargı yok, ötekileştirme yok. Tüm renklerin birbiri içine geçtiği, hiçbir rengin ön plana çıkmadığı,  her birinin birbiri içine girerek eridiği bir dünyadayım. Ben benim. Ne demeye bir başkasının negatif bakışını içselleştirip buğulu camlar ardından bakayım dünyaya? Koltuk değneğimle bestesi ve güftesi bize ait düetler yapıyoruz. O söylediğinde yaşamın güzellikleri içime doğuyor. Elinde bir meşaleyle sevgi için, tüm çirkinlikleri güzelleştirmek için geleceğe şarkılar söylüyor. Ötekileştirmeyi, önyargıları, ayrımcılığı kefenleyip defnetmesini sevinçle izliyorum. Bu benim sinema filmim. Senaryoyu yazan da benim, kurguyu yapan da ben. Film müziklerini besteleyen de. “

Kürsüde konuşan ufak, tefek adam,  “bir fıkrayla sözü bağlayalım”, diyor şimdi. Salon gülmekten kırılıyor. “Haftaya görüşürüz” dedikten sonra ağır ağır masadan kalkıyor,  sağ omzunun üstünden gördüğüm ahşap koltuk değneğini zayıf kolunun altına sıkıştırıyor. Tak... tak... tak...

Yalnızlık içinde kaybolanlara el veren,  yaşamın içinde olmayanlara yoldaş olan, hiçliğin içinde hep olmayı öğreten, ruhunda yangınlar yanarken ummadığın bir anda karşına çıkıp destek olan dostumu yürekten kutluyorum. Bu arada filmim bitmek üzere.  Kendi kendimi alkışlıyorum. Başkaları ne der demeden... Başkaları için yaşamadan... Hissediyorum müziğin sesini... Masmavi gökyüzünde rengarenk havai fişekler patlıyor sanki. Dionüsos şenliklerindeki gibi delice dans ediyorum...  Çıplak ayaklarım dağların doruklarında ısınıyor... Hiç kimseden bir şey beklemeden, insanlara yalakalık yapmadan, beni severler mi/yargılarlar mı diye düşünmeden...

Ufak, tefek adam, kırmızı halıyla kaplı merdivenlerde yürürken bir adım önden inip ona destek oluyor dostum. Bir yandan da bana laf yetiştiriyor. “Yılın bu mevsimi İstanbul sabahları harika olur. “ diyor. Büyük bir heyecanla “evet” diye bağırıyorum. “Hele de Piyer Loti'de. “ Yine mi tepeler” diye yanıtlıyor.

Susuyorum... O anlar beni...

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.