Yalnızlığı seviyorum. Aslında yalnızlığın özgürleştirici yanından hoşlanıyorum. Sürü toplumunun bir parçası olmaktansa kendi kendimle olmayı yeğliyorum. Başkaları olmadan yaşayamamak kendinden kopuş gibi geliyor. Yalnızlık kendim olmaya ilişkin tüm kapıları açıyor bana. Yazmak, okumak, sinema ya da tiyatroya gitmek, doğanın içinde olup fotoğraf çekmek yaşamla olan bağlarımı güçlendiriyor. Oysa başkalarınca oluşturulmuş bir dünyada kendimi “köle” gibi duyumsuyorum. Belki de başkaları için yaşamayı, başkalarına kendini sevdirmek için “mış” gibi davrananları, gösteriş meraklılarını sevmiyorum. Her gittiği ortamda dikkati çekmek için elinden geleni yapan, yüzüne maske takarak “üç maymunu” oynayan, çıkar ilişkisi kurarak sıradanlığın tutsağı olanlar, vefanın, dostluğun, sadakatin düşmanı değiller de nedir?

Bizi öldürenler en çok sevdiklerimiz değil mi? Kaç kişi var şu dünyada acaba “sevdiğini öldürmeyen”? Peki siz hiç “cinayet” işlediniz mi? Bir insan mutlaka bıçakla, tüfekle, vurucu silahlarla öldürülmez ki? Bir söz bile yetebilir, “sapasağlam” sandığınız sevgi ilişkinizi bitirmeye?

Kuşkusuz insanlar hakkında yargılara varırken onların davranışlarının nedenini anlamaya çalışıyoruz. Diyelim ki, bir AVM'de engelli asansörünü kullanan “sağlam”lara bağırıp çağıran tekerlekli sandalyeli birini gördünüz. Engelli insanlar hep böyle huysuz ve kaprisli mi dersiniz? Yoksa engellileri o duruma getirenlerin toplum ve koşullar mı olduğunu düşünürsünüz? Eğer birinci şıktaki gibi düşünüyorsanız, “içsel atıf”, ikinci şıktaki gibi düşünüyorsanız, “dışsal atıf” yapıyorsunuz demektir.

Kanımca, bizler bir davranışın nedeni hakkında genellikle “içsel “atıfta” bulunuyoruz. Yani o davranışın nedenini bir kişinin huyuna, suyuna, niyetine, arzusuna yüklüyoruz. O kişiye suçlayıcı yaklaşıyor, ailesel, çevresel koşulları düşünmüyor, olayların sebepleri konusunda öznel davranıyoruz. Diyelim ki, evinize misafir geldi. Biraz rahatsızsınız. Ama bunu apaçık belli etmek istemiyorsunuz. Kimi kez sözlerle belli etmesek bile beden dilimizden mutsuz olduğumuz anlaşılabilir. Bu durumda ev sahibi için şöyle düşünebilirsiniz. “Suratı sirke satıyor, belki de evine gelmemden hoşlanmadı” diyebilirsiniz.  “Acaba bilmediğim bir nedeni mi var, zor günler geçiriyor olabilir” diye de düşünebilirsiniz. İnsanların davranışlarını dışsal nedenlerden çok içsel nedenlere bağlamaya daha çok eğilimliyiz gibi geliyor bana. Tabii bireyciliğin çığ gibi yayıldığı günümüzde birbirimize tahammül edemiyor, “cinayet” işlemeye devam ediyoruz.

Bu arada bireycilik ve bireyselleşmeye farklı anlamlar yüklüyorum ben. Bireycilik kişinin yalnızca kendi çıkarlarının peşinden gidip menfaat ilişkileri kurması ve kollektivist anlayışı reddetmesidir. Bireyselleşme ise sürü toplumundan ayrılıp bireyin kendi kişiliğini bulması için kendini oluşturması, bilincini kültürle donatmasıdır.

Sürü toplumunun bir parçası olup kalabalıkların içinde sürüklenip gitmek bir hastalık gibidir. Sizi içine aldığı mekanizmanın bir aygıtı yapar. Oysa sessizlikler içindeki özgürlüğü seviyorum ben.

Sessizliğin içindeki kalabalık daha anlamlı geliyor bana. Bu günlerde Fordist üretim modelinin kurucusu olan Henry Ford'la oldukça tartışıyorum örneğin. Çalışırken tek bir işi yaparak para kazanmak ne kadar anlamsız gelirdi bana. O yıllarda bunun nedenini düşünür, düşünür bulamazdım! Tüm dünyaya ur gibi yayılan fordist çalışma biçimiyle makineleştirilen insan... Katı bir hiyerarşi ve bürokrasi... Kafka'yı bundan mı çok seviyorum acaba?

Yeniden öğrenci olmak heyecanlandırıyor beni... Öldüren sevgileri bir yana bırakıyor, düşünceleriyle insanlığa katkı yapanlara kulak veriyorum... İnsanların belirli çıkarlarla karşılaşması temelinde ilişkiler kurduklarını söyleyen Hegel'i kapitalizmde işleyen kuralları söylediği için onaylıyor, alt yapı üst yapıyı belirler diyen Marks'ı hayranlıkla seyrediyor, insanın davranışlarının temelinde güvenlik ve bencillik vardır diye Hobbes'a itiraz ediyor, yaratılan kültür endüstrisiyle bilinçlerimizin denetlendiğini söyleyen Adorno'yı bir iletişimci olarak hüzünle dinliyorum... Eğer sizler de ikinci üniversite okumak isterseniz, diploma ve raporunuzla açıköğretim bürolarına kolayca başvurabilirsiniz.

Kayıt sırasında her hangi bir aparat kullanıyor ya da refakatçi istiyorsunuz, bunları belirtmeyi unutmayın, lütfen. Engelliler kayıt sırasında ve sonrasında herhangi bir ücret ödemiyorlar. Üstelik engelinize göre sınıflandırılıyor ve sınav sırasında hiç bir engelle karşılaşmıyorsunuz. En azından ben karşılaşmadım, diyebilirim.

Okumanın yaşı olmadığını düşünüyor, kendini gerçekleştirmenin de bir bedeli var diyorum. Varsın, bunun diyeti “yalnızlık” olsun... Böyle yaparak “darbe”lere karşı daha mı dirençli oluyorum acaba? Bilmiyorum...  Bir şeyin ayrımındayım... Tüm sözcükler yaralarımı iyileştiriyor... Belki de insan kalabilmenin adıdır yalnızlık...

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.