Hava çok sıcak... Buram buram terliyorum... Ne zaman serinlemek istesem, bir kitap alırım elime... Ilık ılık bir rüzgar eser uzaklardan yanağımı doğru öpüp geçen... Kitaplara sarılırım... Kocaman olur dünyam... Şimdi de bir arkadaşımın kitabı var avuçlarımda... Nurşen Aydoğan'ın Anıtlık Çınarlar(1) kitabını okuyorum... Kitaba adını veren “ Anıtlık Çınarlar” öyküsünde bir tümce öbeğine takılıp kalıyor gözlerim... Şöyle diyor Aydoğan: “ (....) Nerede, hangi ailede olacağını seçemez ki insan. İnsan ayrımı yapmak, insanlığa ihanettir. Bütün insanlar, bu dünyada eşit olmalı, bunun tersi doğru olmaz. Şimdi sen bu yaşamda, ne yapmak istiyorsun? Çevrendeki tüm haksızlıklara gözünü kapatıp yalnız kendin için yaşayarak, yaşamın her acısını, sevincini yok sayıp çam gibi yemyeşil kalmak mı? Yoksa insan olmanın erdemini taşıyarak, çınar gibi her acıya sevince ortak olarak yaşamak mı?” (2 )

Yaşamı düşünüyorum... Yaşam doğumla başlayıp ölümle biten bir süreç mi? Ya da insanın daha çok rahat yaşacağım diye koşuşturup dururken harcadığı zaman mı? Size göre yaşam ne anlam taşıyor? Nasıl bir yaşam sürüyorsunuz?

Şöyle bir düşünüyorum da, günümüz insanı, teknolojik gelişmelerle birlikte betonlaşan kentlerde, kendine, emeğine, insana, doğaya yabancı bir yaşam sürüyor... Sözümona bilişim çağındayız... İletişim teknolojilerindeki gelişim dev boyutlarda... Buna karşın iletişimsizlik çığ gibi büyüyor... Yüzeysel ilişkiler gün geçtikçe artıyor... Birbirimizi görmüyor, işitmiyor, sanal dünyalarda yaşıyoruz... Bu ülkede bir bakıyorsunuz adalet mekanizması çalışmıyor... Örneğin, cinsel saldırıya uğrayan kadınların failleri, erkek egemen ideoloji yüzünden gereken cezayı almıyor... Ya da birçok işçi, iş yerlerinde önlem alınmadığı için yaşamını yitiriyor... Son yıllarda grizu patlamaları ve göçükler nedeniyle maden facialarında yaşamını yitirenler gözlerimin önünden geçiyor... Sorumsuzluk, saf çıkar anlayışı, bencillik, düzenbazlık yükselirken insani değerler tepeleniyor... Bireyciliği baş tacı yapan kişi, bırakın erdemli yaşamayı, insanlığın ortak acılarına karşı duyarsız kalmayı seçiyor...

Yazarın “Anıtlık Çınarlar” öyküsüne dönüyorum yeniden... Öykü karakterimizin babası hastadır. Karakterimiz hasta yatağında babasına bakarken, bahçelerindeki kocaman çınar ve çam ağacına gözü ilişir, eski anıları aklına gelir. Babası, alın teriyle yaşar, haksızlıklara direnir, düşene elini uzatır. Yaşamın amacının ise “kamil insan olmak” olduğunu düşünür...

“ Kamil ya da erdemli insan” deyince aklınıza ne geliyor?  Bana göre, erdemli yaşamak için önce insanın kendi kendini tanıması gerek... Nasıl kendimizi tanıyacağız peki? İlk başta korkularımızla yüzleşmeli... Cesaretle o korkularımızın üstüne gitmeli... Hani Sokrates diyor ya! “Cesaret bilinçli korkudur” diye. Ben de katılıyorum bu düşünceye. Doğruluk rehberimiz olmalı... Eğer bir insan haksızlığa uğruyorsa, ben susuyorsam, doğru insan değilimdir. Adam öldürmek, hırsızlık yapmak, başkasına iftira atmak gibi çok somut örneklerle değerlendirmiyorum doğruluğu. “Gerçek” karşısında öznel değil nesnel bakış açısı edinmeli... Tüm olasılıkları değerlendirip önyargılı olmaktan kurtulmalı... Ölçülü ve bilge olmak için çaba harcamalı... Bilge insan, bilgi aracılığıyla neyin iyi, neyin kötü olduğunu bilir öyle değil mi?

Öykü karakterimizin babasının da bilge olup erdemli yaşadığını öğreniyoruz. Babasını kaybeden karakterimiz şöyle der öykünün sonunda: “ Çınar olmak gerekli, aynı senin gibi. Anıtlık çınarlar, köklerinden sürgün verirler. “ (3)

Evet, Mefistofeles'lerin yönetiminde zordur Faust olmak... İnsan inandıklarını yaşamda doğrulamalı değil mi? Düşündüklerimiz, değerlerimiz bir düş olarak kalmamalı... Biz inandıklarımızı yaşama geçirmeli, onun canlı bir kanıtı olmalıyız ki, gelecek kuşaklar da saklayabilmeli...

Yazar burada babasıyla çınar ağacını özdeşleştirir. Yalnızca somutta kalmaz. Soyutlama yaparak insana gideceği yolu gösterir. Bunun yanı sıra, öyküdeki betimlemeler gelişigüzel değildir. Bir nedeni vardır. Örneğin, öykü Eylül ayının son günleri diye başlar. Eylül bir aydır hem de hüznün adım adım yaklaştığının gösterilmesidir. Karakterimiz ilk gençlik günlerini anımsarken, mevsim ilkbahardır hem de yaşamının baharıdır.

Kitapta bir başka dikkat çekici öykü Yüzleşme'dir. Bu öyküde yıllar sonra doğduğu kasabaya dönen bir kadının hesaplaşmasına tanık oluruz. İnsan çoğu kez yaptığı hataları görmez de bir başkasını suçlar. Tıpkı Yüzleşme adlı öyküdeki Berna gibi. Karakterimiz kariyer peşindedir. İstanbul'a gider. Kasabada bıraktığı sevgilisi Ferit ise ailesine hayır diyemeyen biridir. Babasının bıraktığı işin başına geçer. Her iki genç birbirlerini sevdikleri halde karşısındaki kişiden adım atmasını bekler. Böylece birbirlerinden koparlar. Bu arada Ferit, Berna'nın en yakın arkadaşı Belgin'le evlenir. Yıllar sonra iki yakın arkadaş yolda karşılaşırlar. Peki bu karşılaşma neye gebedir? Beklemek hiç bir şey yapmamak mıdır? Yaşam bu kadar ağır akar mı? Bir şeyleri yarım yaşamak hayatın neresinde yer almaktır? Hem kendin olup hem de aşkı yaşamak olası mıdır?

Sorular... sorular... Belki sevmenin anlamını tam olarak bilmiyoruz... Hani çiçekler açar.. Ne güzeldir bir daldaki o tomurcuklar... Sonra ya meyva verir ya da tohum... İşte bilgelik burada da karşımıza çıkıyor... O tomurcuğun solmaması için önce sevginin anlamını öğrenmeli... Sonra da bunu yaşama geçirmeli...

Beni etkileyen bir diğer öykü ise Evcilik Oyunu. Bu öyküde bir aile dramı karşımıza çıkar. Avukat Yasemin, kocasını öldüren bir kadını savunmak için Baro'dan görevlendirilir. Ancak kadın kocasını niçin öldürdüğünü söylemez. Yasemin kadını konuşturmaya çalışır. Ancak bu sancılı bir süreçtir. Yazar bu durumu şöyle anlatır: “ (...) kadının gözlerinin içine baktı. Orada büyük bir acı vardı, o acıyı tanıyordu, konuşmalıydı. Aile içi taciz davasıydı, hiç kuşkusu yoktu. Özsavunmayla, aile içi tacize karşı indirimler vardı yasalarda. Bunlardan yararlanabilmesi için onu konuşturması şarttı, onun güvenini kazanmalıydı, nasıl? Kadının endişesi, güvensizliği nedensiz değildi, deneyimlerinden alışkındı Yasemin. Birkaç yıl önce böyle çaresiz, kimsesiz bir küçük bir kız çocuğunu anımsadı. Gerçekte, aklından hiç çıkmayan bir toplu taciz, tecavüz davası... (....) Kasabanın birinde, muhtarından, müdürüne birbirine sunulan bir taze çocuk bedeni... Öte yanda bu bedeni, hazlarının nesnesi olarak gören, iyi aile babaları görünümlü insan müsseddeleri... “ (4)

Maalasef çocuklara istismar ve aile içi taciz çok yaygın ülkemizde. Ancak mağdurlar, “ rezil oluruz” gerekçesiyle bunları açıklamaktan çekiniyorlar. Bu tür olaylar sümen altı yapılıyor. Aydoğan Evcilik Oyunu'nda bu yaraya parmak basar. Yazar bu gerçeğe ışıldağını tutarak bizleri onlarla yüzleşmeye çağırır.

Nurşen Aydoğan'ın kitabında on sekiz öykü var... Aydoğan kimi kez memleketlerinden uzakta, anlamadıkları bir dilde, bilmedikleri aileler yanında kaçak olarak çalışan, fuhuşa zorlanan kadınların yaşamını anlatır... Kimi kez çocuklarını işkence sonucu kaybeden bir annenin dramına tanıklığa çağırır okuru... Kimi kez kız kısmı diyerek okutulmayan, çocuk yaşta evlendirilen, dövülen, sövülen, erkeği namusu görüldüğü için çalıştırılmayan kadın sorunlarını tüm çıplaklığıyla gösterir...

Duru bir dili olan Aydoğan'ın öykü kitabını kapattığınızda, masumun, mazlumun, haksızlığa uğrayanın yanında olmalı diyorsunuz kendi kendinize... Bunu düşüncede değil, eylemde de göstermeli...

Peki bu dünyada bunca haksızlık ve zulüm varken çoğu insan niçin duymamayı, görmemeyi, hissetmemeyi seçiyor, dersiniz? Belki de okumuyoruz... Nurşen Aydoğan'ın kitabını okuyun derim öyleyse...

Dipnotlar:

  1. Nurşen Aydoğan, Anıtlık Çınarlar, İnsancıl Yayınları, İstanbul, Nisan 2018
  2. a.g.e. 4
  3. a.ge.e.4
  4. a.g.e. 34

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.