Nerde kitap okuyan birini görsem ona yakınlık duyarım. Hele okuduğum kitapları bir arkadaşla konuşmaya bayılırım. Geçenlerde Sevgi Ünal’ın İzmarit (1) kitabı postadan geldi. Nasıl sevindim, anlatamam. O sıralarda sosyoloji sınavlarım da vardı. Ders mi çalışsam, kitap mı okusam diye gel-git yaşarken gözüm hep masadaki kitaba kayıyor. İzmariti ezen, topuklu, kırmızı ayakkabılı kapak fotoğrafı içine çektikçe çekiyor beni. Masanın üstündeki kitap “beni oku” diye zıp zıp zıplayıp duruyor! Dayanamayıp elime alıyorum. Önce kitaba ismini veren İzmarit öyküsünü okumaya başlıyorum. Sözcükler akıp gidiyor gözlerimin önünden.

     Ünal’ın öykülerini okurken kimi kez kendinizi öykü karakterleriyle özdeşleştiriyorsunuz kimi kez ise bir komşunuzun, arkadaşınızın, tanıdığınızın dünyasına adım atıyorsunuz. Kadın olmak niye bu kadar zor diyorsunuz sonra.  Kadınlar hem yaşamın içinde hem de değiller! Geleneksel kalıplar içine sıkışan kadının yalnızlığı yüreğinize işliyor. Bir türlü konuşulmayan, çoğunlukla hasır altı edilen aile içi tecavüz mağduru kadınların çaresizliğiyle yüzleşiyorsunuz. Ya da evlilik cenderesi altında ezilen, bunalan, değersiz görülen kadınların çektikleri çileye tanık oldukça bu düzen değişmeli diyorsunuz. 

     Kitaba ismini veren İzmarit öyküsündeki Sevinç karakteri de onlardan biridir, evliliğinde çok mutsuzdur. Evleneli on beş yıl olmuştur. Flört dönemlerindeki cicim ayları çok kısa sürmüş, evlilikleri monotonluğa girmiştir. Çok da güzel bir kadındır Sevinç. Ancak kocası için yalnızca ev işleri yapan bir hizmetçi ya da geceleri onun cinsel gereksinimlerini karşılayan bir objeden farksızdır. Aynı evde iki yabancıdırlar. Aralarında sevgi bağı yoktur. Sevgi ilgi, anlayış, saygı, sorumluluk ve bilme değil midir? Sevinç, çoktandır kocasıyla ortak bir şey yapmayı unutmuştur. Üstelik kocası bir bahane uydurup Sevinç’i sürekli aşağılar. Bir tutsaktan farksızdır öykü karakterimiz. Her ne kadar annesi Sevinç’e: “ Yediğin önünde, yemediğin arkanda”  dese de günümüz kadınları bir önceki kuşaktan daha bilinçlidir. Sevginin yaşamın kendisi olduğunun ayrımındadırlar. Sevinç de kocasının tabladaki izmaritine bakar. “ Ne farkım var şu izmaritten onun gözünde” der. Her gün tükenerek yaşamak yaşam değildir. Bu çileye bir son vermeli der, boşanmak için avukata gitmeye karar verir.

     Bu öyküde yazar, evlilik kurumunu ve ataerkil düzenin kadını nesneleştirmesini mercek altına alır. İnsan doğadaki en zayıf varlıktır. Evliliğin sosyolojik olarak çıkış noktası, insan yavrusunun uzun süren bakım gereksinimleridir. İkincisi, evlilik yoluyla kimin kiminle cinsel ilişki kuracağı belirlenmiş olur. Bu hem cinsel rekabeti ortadan kaldırır hem de erkeğin mirasını kendi çocuklarına bırakmasının teminatı olur. Üçüncüsü, kadının ekonomik bağımsızlığının olmaması onu evlenmeye iter, böylece bağımlı ilişkiler artar. Oysa her bağımlılık köleliktir.

     Günümüzde kadının çalışma yaşamında yer almasıyla birlikte kadın ve erkek rolleri değişmektedir.  İzmarit adlı öyküdeki Sevinç karakterimiz  geleneksel rolleri reddedip başkaldıran kadınların bir örneğidir. Öyküde geçen izmarit nesnesi, hem kendisidir hem de ezilen, değersiz görülen kadınların simgesidir. Kadınlarımız, ataerkil düzenin kadınlara yüklediği insanı insanlıktan çıkaran rolleri reddetmeli, bunun için  eyleme geçmelidirler. Ama bunu yaparken insan insanın kurdudur ya da kadın kadının düşmanıdır anlayışıyla hareket etmemelidir.

     Erotikmiş adlı öyküde evlilik kafesinde kocalarının varlığıyla kendi varoluşunu gerçekleştirdiğini sanan, kocasını dul kalan hemcinslerine kaptırmak istemeyen, bunun için çeşitli yakıştırmalarla arkadaşlarını dışlayan kadınların yaşamına konuk oluruz. Her türlü erkek şiddetinin karşısında birlik olmak varken niçin düşmanımız bir kadın oluyor? Kadının kadınca ötekileştirildiğini görmek insanı gerçekten düşündürüyor. Bu da yine erkek egemen toplum anlayışından ileri geliyor.

     Bıçak Sırtı Kir’de ise zaman;  geçmiş, şimdi ve gelecek olmak üzere iç içedir. Yazar tek başına yaşayan, oğlu uzakta olan bir yaşlı kadının dünyasına götürür bizleri. Ülkede seçim zamanlarıdır. Yaşlı kadının oğlu, şehir dışından gelecek, birlikte oy kullanmaya gideceklerdir. Öykü karakterimiz bunları düşünerek duş almaya girer. Öyle yaşlıdır ki, kendi gereksinimlerini zor gidermektedir. Üstelik astımı da vardır. Ne zaman bir bıçak görse, köydeki Fethiye’yi anımsar, çocukluğuna gider belleği. Yaşlı kadın, çocukken tecavüze uğramış, hamile kalmış, sonra da sevmediği bir adamla evlendirilmiş, yıllarca kocasının dayaklarına ses çıkaramamıştır. Çünkü bu ülkede  baba evine ancak kefenle dönülebilir! Bu arada banyo yaparken sisler arasından Fethiye’nin silueti belirir. Bedenini kör bir bıçağın sırtıyla temizlediği anlar, yoksulluğu ve çaresizliği gitmez gözleri önünden.  Yazar, iki yaşlı kadının kimsesizliğini bilinç akımı yöntemiyle okura aktarır. Her ikisinin de kimsesizliği yüreğinizi burkuyor. Köydeki Fethiye’nin çevresinde insanlar vardır ama payına düşen bir tas çorba ve pis bir minderdir. Köy halkı gerçek anlamda ilgilenmez  onunla. İnsanın hiç kimsesi/bir bekleyeni olmaması ya da gideceği yeri olmaması ürkütücüdür. Bu iç acıtıcı yalnızlık bıçak sırtı gibidir. Hayatta kimsesiz olmak acıdır ama ölüme tek başına gitmek daha acı değil midir? Modern yaşam bizleri iletişimsizliğe iterken, gri apartmanların pencerelerine yansıyan gün ışığı yüreklerimizi bıçak gibi keser. O bıçağın sırtındaki kir ise hepimizindir.

     Sevgi Ünal’ın kitabında otuz öykü var. Tespih Böceği adlı öyküde çocuk gelin Gülendam’ın dramı, Aldırmazlığımız adlı öyküde bir sokak çocuğunun ağaçların sökülmemesi için direnen halkın içinde yaşadıkları, Kavun Kokusu adlı öyküde aile içinde tecavüze uğrayan bir kadının mağduriyeti, Akreple Yelkovan öyküsünde ise yıllar sonra tanışan iki arkadaşın sosyal medyada karşılaşmaları, engelli kalmanın sevmeye engel olmadığı  anlatılıyor.

     Yazar, genel olarak kadın sorunlarını ele alarak okura aktarıyor. Ev işlerine mahkum edilen kadınlar… Bulaşık, çamaşır, temizlik v.s. işlerin asli sorumluluğu olduğu düşünülen, kişilikleri yok edilen kadınlar… Yetenekleri öldürülen, aklını nasıl kullanacağını bilmeyen kadınlar… Taciz, tecavüz mağduru olup haklarını nasıl arayacağını bilmeyen kadınlar… Eril düzenin çarkları altında ezilen kadın sorunlarını abartmadan gözler önüne seriyor Ünal.

     Yaşamın gerçeklerini yalın ve akıcı bir dille aktarırken bizleri onları yüzleşmeye çağırıyor. “…. kadın esir değildir yazılmalı alınlarına” (2) diyor.

     Elimde bir demet papatya… Gözlerimde sevinç ışıltıları… İlk kez tanımadığım bir hemcinsimden ortası güneş gibi parlayan, çevresi beyaz yapraklarla örtülü çiçekler alıyorum. Seviyorum papatyaları… Alıp göğsüme götürüyorum… Her bir papatya bana güneşi anımsatıyor…

     Birgün tüm kadınlarımız hüznü ve acıyı yenip güneşe yürüyecek… Bunu biliyorum…

     Dipnotlar:

  1. Ceyda Sevgi Ünal, İzmarit, Klaros Yayınları, Ankara, 2019
  2. A.g.e. 13
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Necla Umut 2020-02-01 20:42:28

Satı İlen hanım Yazınız dürüstçe sevgiyle Sevgi Unalı anlatıyor tamamen haklısınız bence de...