Gün batmak üzere. Sütlü bir lacivert var gökyüzünde. Teker teker sarı, beyaz ışıklar yanıyor apartmanlarda. Bu bayram biraz buruk muyuz ne? Korona günlerinde sevdiklerimizi, beklediklerimizi karşılayamayacağız. Biraz daha sabır diyelim. Beklenenler gelir miydi? Tanıdıklar, arkadaşlar, dostlar kapımızı çalar mıydı peki?

Birdenbire çocukluğuma akıveriyor düşüncelerim… Bayram öncesi hummalı bir çalışma hummalı bir telaş olurdu. Büyük bir emekle yoğrulan hamurlar, sofalarda kurulan yer sofraları… Çarşaf gibi açılan yufkalar… Ortalığı çınlatan oklava sesleri… Mis gibi hamur kokusu… Sonra tepsi tepsi çarşı fırınına götürülen baklava ve börekler… Safran rengi şerbetler…Büyük bir dayanışma ruhuyla yapılan yemekler, tatlılar…

O zamanlar, çok katlı apartmanlarda oturmuyor, doğalgazla ısınmıyor, iki adımlık yerlere arabayla gitmiyorduk. Üstelik televizyon, internet, akıllı telefonlarımız yoktu. Sanayileşme, kentleşme ve teknolojinin ilerlemesiyle birlikte yaşam biçimlerimiz de değişti. Daha rahat bir yaşama kavuşmak arzusuyla yanıp tutuşuyoruz. Gece gündüz demeden para biriktirmek için çalışıp duruyoruz. Bu arada hem kendimize hem de sevdiklerimize zaman ayırmıyoruz. Azgın bir iştahla bireyci olup birbirimize yabancılaşıyoruz.

Oysa 1970’li yıllarda öyle miydi ya? Daha dün gibi hatırlıyorum. Örneğin, bizim mahallemizde spastik engelli bir Katip vardı. Neyin nesiydi? Kimin fesiydi? Adından başka bir şey bilmezdim. Ancak Katip kimin evine giderse gitsin, yedirilip içirilirdi. Tüm mahalleli sımsıcak sevgisiyle onu sarar, korur ve kollardı. Aramızda ne bir sevgi engeli ne de ulaşılmaz uzaklıklar vardı.

Hatta: “Huu! Komşu! Az gele hele” dendiğinde koşar adımlarla gidilirdi birbirine. En zor işler imece usulüyle yapılır, “ben” değil, “biz” olunurdu. Bayram ziyafetleri doğanın bağrında kurulur, hep birlikte yenilir, içilir, kahkahalar atılırdı.

O sıralarda ben yedi -sekiz yaşlarında olmalıyım. Kimi zaman bu birlik ve dayanışma duygusunu yüreğimde hisseder, kimi zaman ise o atmosferden kopar, kendi dünyamdaki kuşların cıvıltılarını dinler, en çok da kumruların birbirlerine ne söylediklerini merak eder, bir kuş olup farklı diyarlara uçup gitmek isterdim.

Şimdi de aklım uçup gitti anımsamak istediklerime… Neyi arıyorum ben? Yitirdiklerimi mi? Çocukluğumu mu? Rahmetli annem ve babamı mı? Ortak paylaşılan zamanları mı? Yoksa acı ve sevinçte bir olmayı mı? Belki de hepsini…

Birden gözlerim buğulanıyor. Pencereden dışarı bakıyorum. Sütlü lacivert gökyüzündeki apak bulutlar öyle hızlı koşuyorlar ki, sanki aceleleri var gibi. Ben de o günlerde büyük bir telaşla o yana bu yana koşturur, mis gibi baklava kokan akşamları çok severdim.

Pırıl pırıl camlar… Arap sabunuyla yıkanan merdivenler… Işıl ışıl odalar… Kolalı bembeyaz danteller… Sahi, yeni giysilerim nerdeydi? Aman! Yepyeni kıyafetlerim de olmasındı sanki. Beni candan sevenlerim vardı. Birbirimize yeter de artardık.

Bayram sabahları ezan sesiyle telaşlı bir güne uyanırdık. Babam camiden gelir gelmez elini öper, sonra da birbirimizle bayramlaşırdık. Ailece yapılan kahvaltının ardından kendimizi sokağa atardık. Kapı kapı gezer, bayram şekeri toplardık. Sonra da bir köşe başında oturur, patlayıncaya kadar onları yerdik.

Bayram şekerdi, şekerde bayram… Ha! Bu arada hiç oyun oynamadan olur mu? İstop, yakantop, saklambaç, seksek en çok oynadığımız oyunlardı. Hayatı oyun sanırdım. Aslında pek de yanılmamışım. Şu dünyada başrolü kapanlar, onun galipleri değil mi? Namuslu yaşayıp alın teriyle yaşamı var edenler, ezilenlerin tâ kendisi değil de nedir?

Bayram demek harçlık demekti. Gerçi biz yoksul çocuklardık. Öyle harçlık verecek pek kimsemiz yoktu. Yalnız mahallemizde varlıklı bir akrabamız vardı. Kocaman, süslü bahçesi olan bir evde otururdu. Her bayram gittiğimizde kolalı mendiller alırdık ondan. Pek severdim o mendilleri… Bir türlü kullanmaya kıyamaz, özene bezene yatağımın altında saklardım.

Nasıl da rüzgar gibi akıp geçti yıllar… Şimdi bahşiş istemek için kapımı çalan davulcu bile yok! Korona günlerini bir yana bırakacak olursak, modern zamanların bayramları dinlence oldu. Postacı da gelmiyor artık. Mektupların yerini toplu mesajlar aldı. Hatta eskisi gibi telefonla arayıp soran da yok. En iyisi radyomu açayım ben.

Biliyor musunuz? Türküler çiçek açar… Hem de rengarenk… Öbek öbek… Burnunuza paylaşmanın, yardımlaşmanın, vefanın, dostluğun, sevincin ve mutluluğun kokusu gelir. Hatta geçmişi taşır şimdiki zamana.

İşte annemin dizinin dibindeyim. Babam da gelmiş, yanağıma bir buse konduruyor “kara kızım” diyor. Ayrılmış mıyız? Yok canım! Yürekleri yüreğimin içinde…

Evimizin önündeki parkta ağaç toplulukları ay ışığının parlaklığında bir ırmak gibi akıyor geceye. Gece türkülerle renkleniyor kıvrım kıvrım… Türkülerle gelen annem ve babamın elini öpüyorum.

Öyle çok kalabalığım ki, anlatacağım çok şey var onlara. Hiçbir ayrıntıyı atlamamalıyım. Kuş sürüleri geçiyor içimden…

Hadi mutlu bir kalabalığa…

Kutlu olsun sevincim… mutluluğum… esenliğim… bayramım… Kutlu olsun bayramınız… Daha nice bayramlara…

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.