20.yy Japon edebiyatına ağırlıklı olarak bireyin yaşadığı bunalımların yansıdığını görmek şaşırtıcı olmamalıdır.

Pendik Okuma Gurubu olarak bu ay okuyacağımız romanın adı “Karlar Ülkesi” oldu. Romanı baştan sona ilk okuduğumda beğenmedim. Japoncadan değil de İngilizceden Türkçeye çevirisinden okumaktan mı ileri geldi bilemedim. Okuma gurubumuzla ilgili okuduğum bir roman olduğu için üzerinde çalışmam gerekliydi. Notlar alma aşamasına geçtiğimde, romanın derinliğine, gözden geçirici ikinci okumamda girebildiğimi gördüm. İlk okumamda “beğenmedim” olarak beliren yargım tamamen tersine döndü. Pendik Okuma Gurubu çalışması içinde olmasaydım tek seferde okuyup bitirdiğim romana “beğenmedim” yargısıyla haksızlık edecektim.

Japon yazar Kavabata Yasunari’nin 1935 ile 1947 yılları arasında (12 yıl) tefrika olarak yayımlanan “Karlar Ülkesi” romanında; Şimamura, Komako, Yoko olmak üzere üç karakter görürüz. Bu karakterler dünyanın her yerinde karşılaşabileceğimiz tipik karakterlerdir.

Aileden zengin, aylak bir adam olan Şimamura; romanda kirlenmiş, kendine yabancılaşmış bir ruh olarak karşımıza çıkar. Japonya’nın en büyük kentinde yaşaması, yabancılaşmasını yaratan nedenlerin başında gelir. Komako, temiz bir ruhla karşımıza çıkan bilindik bir kadındır. Bir kaplıca köyünde yaşamaktadır. Yazar Yasunari, kent ile kırsalı bu iki ana karakter üzerinden karşılaştırır. Okuru; güçlü doğa betimlemeleriyle, doğal yaşama çeker.

Şimamura kendine karşı dürüstlüğünü yitirme eğiliminde olduğunu fark etmesi üzerine yaşadığı Tokyo kentinden uzaklaşmak istemiştir. Sınır dağlarında yedi gün tek başına yürüyüş yapar, hiç kimseyle konuşmaz. Evli, çocukları olan Şimamura’nın Tokyo’daki yaşamından romanda hiç söz edilmez. İnsanın kendine dürüstlüğünü yitirmesi kendisine yabancılaşmasından ileri gelir. Yasunari’nin doğduğu yıl olan 1899 yılları, Japonya’nın kendi kabuğundan çıkıp batılılaşma yönünde çabalar gösterdiği, emperyalist bir politika izlemeye başladığı döneme denk gelmiştir. İmparatorluk feodalizmi, bireyin kendisi için değil toplum için yaşamasını gerektirmekteydi. Batılılaşmayla birlikte birey öne çıkmaya başladı. Bir yandan gelenekselliğin baskısında olan bireyler bir yandan da bireysel özgürlüklerini yaşamak güdülerini dışa vurmaya başladılar. Bu iki baskının üstesinden gelmek kolay değildi.

Dağlarda yedi gün süren yalnızlığından kurtulmak isteyen Şimamura, tirenle Karlar Ülkesi’ne yolculuk eder. Yanındaki hasta adamla ilgilenen, daha yirmisinde bile olmayan Yoko’nun güzelliğinden etkilenir. Kendisiyle aynı istasyonda inen Yoko, yabancılaşmış ruhların oyalayıcısı olan erişilmez aşkların simgesi olur.

Şimamura, Karlar Ülkesi’nde, kaplıca köyündeki bir hana yerleşir. İlk isteği, bir geyşa istemek olur. Sağlıklı bir erkek olarak buna gereksinmesini son derece normal görür. Yaşamak istediği ilişkinin niteliği şöyledir: “Sadece bir an sürecek bir ilişki, daha fazlası değil. Bunun güzel bir yanı yok, uzun süremiyor”[i] Dünyada milyonlarca erkeğin çiftleşme olarak yaşadığı böyle bir ilişki isteği çok tipik bir davranıştır. Tüm geyşalar bir kutlama nedeniyle dolu olduğundan yarı geyşa denilebilecek Komako önerilir. Bu kadın, Şimamura’ya öyle temiz görünür ki ilk anda şehvet duyumsayamaz. Komako, kendisini dinleyecek birinin özlemini çektiğini belli ederek durmadan konuşmaya başlar. Şimamura’nın istediği çok konuşmayan, temiz ve çok akıllı olmayan bir kadındır.

Hiçbir şeyi gerçeklik olarak yaşamayan Şimamura’nın iç dünyası gerçek dışılıklar üzerine kuruludur. Japon dansıyla ilgilenmeyi reddedip batı dansıyla ilgilenmesi bile yüzeyseldir. Gerçek bir bale gösterisi izlemeden; batı balesiyle ilgili yazılar, fotoğraflar toplamaktadır. Kitaplardan öğrendiği bale hakkında yazılar yazar. Hiç tanımadığı Yoko gibi kadınları iç dünyasına çekerek erişilmez aşklarla avunur. Gerçeklik, kendisini korkutmaktadır. Komako’ya karşı derinlerde yaşadığı aşkla yüzleşemeyecek kadar yavandır. Komako’yu sürekli yaralar. Tokyo’ya gittiği zamanlarda yazmayarak, görmeye gelmeyerek, dans kitaplarını göndermeyerek Komako’ya verdiği sözleri tutmaz. Komako’nun semasen çalışından kendisine aşık olduğunu anlaması canını sıkar. Komako’yla birlikteyken Yoko’yu düşlemektedir. Bilincinde olmadan kendine, Komako’ya acımaktadır. İnsanlar arasında yakınlıkların kısa ömürlü olduğunu düşünürken Komako’nun kendini kaybedercesine, tüm varlığıyla nasıl kendisine geldiğini anlayamamaktadır. Tembel Şimamura, dağ kızlarının büyük emeklerle dokuduğu çicimi keteni için harcanan emeği saçma bulmaktadır ama bu kumaştan sipariş etmekten de geri kalmamaktadır. Ruhsuzdur, yangında ölen Yoko’nun ölü bedenini oyuncak bir bebek gibi duyumsar. Ölüm bile gerçek dışıdır duygusuz dünyasında. Kendisiyle hiçbir zaman hesaplaşmaya giremez. Derinlerini kurcalama cesareti olmadığından savruk yaşamak kolaylığını seçmiştir.

Bir geyşa olan Komako’nun içinde büyük bir boşluk duygusu vardır. Yaşadığı kaplıca köyünde varlığını duyumsayamazken kente özlem duymaktadır. Tüm saflığıyla kentli Şimamura’ya bağlanır. Şimamura, nasıl içindeki boşluğunu tirende gördüğü hiç tanımadığı kadınlara tutku duyarak gidermeye çalışıyorsa; Komako da görür görmez bağlandığı Şimamura ile acı veren boşluğundan sıyrılmaya çalışmaktadır. Bu aşk hiçbir zaman karşılık bulmayacaktır. Tokyo’ya ait olan bir adama karşı duyumsadığı derin duygular, bir süre sonra kendisine acı vermeye başlar. Bu acıyı çekerken çelişkili davranmaktadır. İkide bir adama gitmesi gerektiğini söylerken bazen de bağımlılığına yenilmektedir. Sık sık, çağrılmadan Şimamura’yı handaki odasında ziyaret eder. Erişilirdir, gerçektir. Çalkantılı ruhu, aşka cesareti olmayan bir adama bağlanarak tükenmektedir. “Anlıyorum” der Şimamura. “Anladığına göre söyle bakalım. Nasıl hissettiğimi anlat. İşte, anlayamıyorsun. Yine yalan söyledin. Bir sürü paran var ama insanlığın eksik. Hiçbir şey anlamıyorsun. Bazen kendimi çok yalnız hissediyorum. Ben bir aptalım. Yarın Tokyo’ya geri dön” [ii] der.

Geleneklerine düşkün Japon toplumunda, geyşalık kültürünün temelinde erkeği mutlu etmek amacı vardır. Ülkemizde ve dünyada, kadınların erkek egemen düzene göre yetiştirilmeleri; kadınların kendilerini yalnızca erkeğe hizmet etme yönüyle var edebildikleri sonucunu doğurmaktadır. Komako, egemen düzenin kadınlara sunduğu bu tutsak yoldan başka bir yol bulamamaktır. Yoko’yla arasındaki sorun birbirlerinde kendi yansımalarını görmelerinden ileri gelir. Yoko, Komako, emekli geyşa Kikuyu …bütün bu kadınlar, egemen erkek düzeninde var olmaya çabalarken aslında yok olmaktadırlar. Komako, sevilmeyi arzularken bunun gerçekleşmemesi karşısında delirme korkusu yaşamaktadır. Kendi korkusunu, Yoko üzerinden açıklar. Şimamura’ya , Yoko için şöyle söyler: “Eğer senin gibi birinin eline düşerse çıldırmaktan kurtulabilir. Neden beni bu yükten kurtarmıyorsun?” [iii]

“Karlar Ülkesi” eseri gerçekçi bir romandır. Yasunari, romanın adına “Karlar Ülkesi” vererek bizleri saflığa götürüyor. Saflık, insanları mutluluğa eriştirir. Çicim keteni dokumasına sayfalar ayırması boşuna değildir. Şimamura, kent insanı demektir. 20.yy’da kent, modernleşmiş sanayiye dayalı üretimin var olması demektir. Modern sanayi, bir işi baştan sona kendisi üretmeyen insan demektir. Yabancılaşma tam da burada başlar. Modern sanayide işçi, bir işin yalnızca belli bir aşamasında vardır. İşçi, en başta emeğine yabancılaşır sonra kendine. Toplumun temeli olan üretimde ortaya çıkan bu ruhsal parçalanma, her ortamda tüm bireylere yayılır.

Yazar Yasunari, dağ kızlarının çicimi dokumasının baştan sona her aşamasında olduklarını bir su gibi anlatır. Dağ kızlarının, bütün sevgilerini, emeklerini kattıkları çicimi dokumasının iyi bakılınca yarım yüz yıl dayanabildiğinden söz eder romanda. El emeği, el emeğini üretenler arasındaki ilişkiler; modern sanayi ürünleri, ilişkileri karşısında saftır. Saflık yittikçe; mutsuzluk, ruhsal parçalanma başlar. Yasunari; modern sanayi ürünlerine, ilişkilerine sırtını döndüğünü, Şimamura karakterini yaratarak ortaya koymuştur. Romanda, karakterini bir çok satırda mahkum ettiğini görürüz. El emeğini, isimsiz el emeği işçilerini yüceltmesi şu satırlarda açıkça bellidir: “Bir yüreğin bütün sevgisini akıttığı bir işin sesini kimler nerede , ne zaman duyar, heyecanlanır ve ondan ilham alır” [iv] Kent insanı Şimamura, köy kaplıcası insanı Komako’nun yüreğinden akan aşkın sesine sağırdır. Bu sağırlığı net görmeyen saf Komako, bu yüzden Şimamura’ya “Nasıl Hissettiğimi Anlat” der.

“Karlar Ülkesi” güçlü metaforlarıyla, insanı içine çeken doğa betimlemeleriyle dünya edebiyatında yerini almış bir romandır kendi kanımca. Mutlaka okunması gereklidir. Doğaya özlem duyan bir kentliyseniz , bu romanı okurken arınacaksınızdır.

 

[i] Karlar Ülkesi, Kavabata Yasunari, Doğan Kitapçılık A.ş, Çeviren: Selma Öğünç, 4. Baskı, Aralık 2006, İst, s.19

[ii] A.g.e, s.73-74

[iii] A.g.e, s.101

[iv] A.g.e, s.112

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Metin yazıcı 2018-02-21 15:40:41

Sana helal olsun . Emek ister bilgi ister birikim ister bu tahliller ve de fedakarlık. Helal be.