Dernekler kazanç paylaşımı dışında ortak amaçlar için bir araya gelinen örgütler... Bunlardan biri olan Türkiye Sakatlar Derneği'nin yıllardır üyesiyim. Derneğimizde acı ve sevinçlerin paylaşıldığı etkinlikleri seviyorum... Duygudaşlığı önemsiyorum... Neşe ve sevinçlerimiz paylaştıkça çoğalıyor azalıyor hüzünlerimiz...

Dün T.S.D.'nden tanıdığım değerli ağabeyimiz Hüsrev Türer'i sonsuzluğa uğurladık. Hani insan gibi insan derler ya! Hüsrev Ağabey de öyle biriydi. Ani ölümü beni çok üzdü. Kendisine Allah'tan rahmet, ailesi ve sevenlerine başsağlığı, sabır diliyorum.

Dün Hüsrev Ağabey'i sonsuzluğa uğurlarken ölüm üstüne düşündüm, durdum... Ölüm hem yaşama anlam veriyor hem de onu anlamsız kılıyor... Sonsuzluğa uğurlanan birinin arkasından baktığımda, “birgün ben de öleceğim,” diyorum... O zaman her şey ne kadar da anlamsız görünüyor bana...

Biliyorum zaman her şeyin ilacı... Ölenle ölünmüyor... Yaşam akıyor... Bir süre sonra kendimizin de öleceğini unutuyor, “ hiç ölmeyecekmiş” gibi yaşıyoruz... “ Ne tuhaf değil mi? Bunu nasıl başarıyoruz peki? Bence insanda çok güçlü bir unutma yetisi var... Bu unutma yetisi olmasaydı, ertesi gün büyük bir umutla yataktan fırlayamaz, yaşam kavgasına katılamazdık... Tabii ya! İnsanın en güçlü dürtülerinden biri de yaşama içgüdüsü...

Bunun yanı sıra, düşünme yetimiz olmasaydı, ne ölümü ne de yaşamın anlamını irdeleyecektik! Peki ölümü sorgularken aradığım ne? Bana öyle geliyor ki, ölümün anlamının ne olduğunu bulduğum oranda, o kadar da yaşamı yaşanılır kılmak çaba harcayacağım...

Kuşkusuz insan bu dünyada ölümün var olduğunu görünce; bu kadar savaş, şiddet, zulüm, adaletsizlik niye var demeden edemiyor kendi kendine... Onca malk, mülk, mevki, makam sevdası neden? Peki pervasız öfkelere kapılıp birbirini incitenlere ne demeli?

Gerçekten de her gün bitmez tükenmez bir telaş... Bunca çaba ve rekabet hep “mutlu yaşamak” için... Zaman mı nankör biz mi? Mutlu anlar çabucacık geçiveriyor... Şimdi bile şimdi dediğim anda geçmiş zaman oldu... Hani bestesi Necdet Ilgın'a, güftesi Kamil Bozdağ'a ait olan Zeki Müren'in seslendirdiği bir şarkı var. “ Ne sevincin ömrü varmış/ Ne gün gören çok yaşarmış/Meğer hayat bir masalmış/ Zevk-u safa yalan imiş/

Tüm mutlu ve sevinçli anlar elimizden uçup gidiyor... Geriye ne kalıyor peki? Anılardan başka bir şey kalmıyor... Ölen ölüyor ama bizde bıraktığı izler kaybolmuyor değil mi?

Belleğim geçmişe gidiveriyor birdenbire... Sanki annem hiç ölmemiş gibi... Evimizin bahçesinin kapısını açtığımda, balkonda turuncu koltuğunda oturuyor bulacağım onu... Akşamüstü babamın “ ben geldim” diyen sesini duyacağım... Sonra da kökleriyle toprağa sımsıkı tutunan, yapraklarıyla evimizin balkonunu şenlendiren asma ağacının altında iftar sofrasına oturacağız hep birlikte... Anılar nasıl da taze ve canlı belleğimde... Hiç ölmemiş gibi annem ve babam... Anılarım bir fotoğraf karesi gibi... Hep aynı... Hiç değişmeyen ve eksilmeyen...

Ölüm acı... Kim bunu yadsıyabilir ki? Schopenhauer şöyle der Hayatın Anlamı'nda... “ Zevkler ve hazlar arttıkça bunlara karşı duyarlılığımız azalır; alıştığımız şeyleri artık bir zevk olarak hissetmeyiz. Fakat acıya duyarlılığımız tam da bu şekilde artar; çünkü alıştığımız şeyin (kökünün) kesilmesini acı biçimde hissederiz. (....)Saatler ne kadar hoşça geçirilirse o kadar çabuk tükenir, ne kadar acıyla geçirilirse o ölçüde uzadıkça uzar, geçmez bilmez. “ (1)

Bu bakımdan Schopenhauer'a katılmamak olası mı? Gerçekten de mutlu anlarımız çok hızlı geçerken, acı ve ıstırap dolu zamanlarımız bir türlü geçmek bilmiyor... Bu düşünürün, “ hayatın boşluğu öğretisi üzerine” söyledikleri ise oldukça karamsar... Şöyle ki: “ Her şeyden evvel hiçbir insan mutlu değildir; bütün hayatı boyunca hayali bir mutluluk peşinde koşup durur, onu nadiren ele geçirir ve ele geçirse bile, geçirmesiyle birlikte bir yanılsamadan, bir düş kırıklığından başka bir şey kalmayacaktır geride.” (2) Ben bu kadar karamsar değilim. Yaşam bir bütün. O bütünlüğün içinde mutluluk ve mutsuzluk da var. Mutlak anlamda mutlu bir yaşam olanaksız bence. Hani Hasan Hüseyin Korkmazgil diyor ya! Acıyı bal eyledik diye... En önemli şey, acılara dudak bükmek, felaketleri büyük bir olgunlukla karşılayıp mücadele etmek sanırım...

Şöyle bir geriye doğru bakıyorum da... Her şey gelip geçiyor... Elimizde yaşanmışlıklardan başka ne var ki? Onları yazmalı, geleceğe bir şeyler bırakmalı... Acaba böyle yaparak ölümsüz mü olmak istiyorum? Ne yalan söyleyeyim... Bir Tolstoy bir Balzac gibi geleceğe kalmak isterdim elbette... İyi de bu dünyanın sonsuza kadar duracağını kesin ve mutlak olarak biliyor muyum? Elbette hayır.

Ancak şunun bilincindeyim.... Bu dünya ve yaşam için... insan için yazmalıyım... Çünkü ateşi, tekerleği bulan insana borcum var... Bu borcu ödemeliyim...

Yazdığım zaman kuş gibi hafif duyumsuyorum kendimi... Tüm evren içime doğuyor sanki... Yazarken yer ve gök büyüyor yüreğimin derinliklerinde... Gece ve gündüz kucaklıyor beni... Güneşin sıcaklığı tüm damarlarımda akıyor gibi... Yazıyorum varım diyorum... Yazmak yaşamımı anlamlı kılıyor...

Birgün ölüp gideceğim ben de... İşte o gün, toprağımdan bir filiz yeşerip de yaşamı yeniden yaratırsa ne mutlu bana...

Dipnotlar:

1) Arthur Schopenhauer, Hayatın Anlamı,Say Yayınları, Ankara, 2008, syf. 15

2)a.g.e. 66

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.