Ovuşturarak açıyorum gözlerimi... Sabaha karşı biraz dalmışım... Güneş dağların arasından yüzünü göstermiş... Tatlı tatlı gülümsüyor... Otobüs, heybetli dağların arasında yılan gibi kıvrıla kıvrıla ilerliyor... Boz dağlar önümde alçalıp yükselerek dalgalanıyor... Gözümü Toroslara dikiyorum... Anılar teker teker önüme düşüyor...

Yine böyle bir sabah gelmiştik Antalya'ya... Serin olur diye gece yolculuğu yapmıştık... Kemer'in ayna gibi pırıl pırıl suları... Küçücük bir pastane... Sandalyelerin rengini bile anımsıyorum... Küpe çiçeği renginde küçük sandalyeler... Sabahın beşinde bomboş sokaklar... Ilık bir yaz rüzgarı...  Bir çayın eşliğinde yenen poğaçalar... Uykulu yüzler... Yarım yamalak konuşmalar... Yol çağırıyordu bizi... Bu çağrıya uyup rotamızı Çıralı'ya çevirmiştik...

Ağaçların gölgelediği beyaz badanalı evleri görünce çok sevindiğimi anımsıyorum... Sabahın erken saatleri... Sokaklarda in cin top oynuyordu... El değmemiş bir doğa... Sessizliğin sesi... Bahçelerde rengarenk çiçekler... Paytak paytak dolaşan birkaç tavuk.... Küçücük dar sokaklar... Evlerin dışına asılmış pansiyon ilanları... Kabarıp coşan bir deniz... Sahilde iri iri taşlar... Ben tâ yirmi yıl öncesinden söz ediyorum... Şimdilerde çok değişmiş olmalı... Çünkü insan nereye giderse orayı mahvediyor... Rant için doğayı katlediyor...

Çıralı neden belleğimde bu kadar taze kalmış, bilmiyorum... Belki doğayı sevdiğim için... Belki bana doğduğum toprakları anımsattığı için... Belki de aradıklarımı oralarda bulduğum için... Çünkü doğa hayat demek... O hayatın içinde yaşadığımı duyumsadığım için... Ya da hepsi...

Otobüs dağ yollarında ilerlerken ara sıra sert biçimde sallıyor... Her geçidi geçtiğimizde bir anı gözlerimin önünde beliriveriyor... Nasıl unuturum Kaş'ın küçük bir Anadolu şehrini anımsatan görüntüsünü... Kocaman bir çınar altında tahta masalarda içilen çayları... O çaylar eşliğinde edilen sohbetleri... Kaş'ın dudak uçuklatan koylarını... Gökova... Saklıkent Kanyonu... Kekova Batık Şehir... Daha bir sürü şey...

Şimdi bunları yazarken düşünüyorum... Acaba öyle miydi? Acaba böyle miydi diye? Yoksa belleğim yanıltıyor mu beni? Sonra da nasıl anımsıyorsam öyle diyorum kendi kendime... Kimi kez geçmişi yüceltiyor muyum demeden edemiyorum... Belki gençliğimi aradığım için o günler şimdi bana bu kadar güzel geliyor... Bilmiyorum...

Schopenhauer arada bir kulağıma fısıldayıp geçiyor... Bak! O güzel günler nasıl da elinden uçtu, gitti, ne kaldı elinde diye... Mutluluk geçmişte ya da gelecekte mi? Veya şu anda mı? Ben Schopenhauer kadar karamsar olmasam da, sürekli arzularına göre yaşayan insanın aldanış içinde olacağı düşüncesine katılıyorum... Bu arada zaman öyle hızlı geçiyor ki, belleğimizin bizi yanıltmaması için yaşanılan anı sıcağı sıcağına yazmalı diyorum...

Anılardan yavaş yavaş sıyrılıp bu güne geliyorum... Uzun bir yolculuğun ardından kalacağımız otele geliyoruz... Otel girişinde engelliler için bir rampa var... Bu nedenle tekerlekli sandalyeli arkadaşlarımız girişte zorlanmıyor... Konyaaltı Plajı'nda denize gireceğiz... Plajda engelli ve yaşlıların denize ulaşması için bir rampa yapılmış... Sahilde tahtadan yapılan yürüme bantları da var... Ancak denize sıfır değil... Bu yüzden o arayı yürümek kimi engellileri yoruyor... Konyaaltı Plajı'nda deniz dalgalı... Yüzme bilmeyenler kıyıda suya girip çıkıyor yalnızca... Bu arada belli bir noktaya kadar denizin çakıllı olduğunu söylemeliyim...

Konyaltı'nda engelliler plajının olduğunu biliyorum... Daha önce geldiğimde görmüştüm... Kuşkusuz Antalya Büyükşehir Belediyesi'ni bu hizmetinden dolayı kutluyorum... Bence özel bir alanın değil, tüm plajların engellilere/yaşlılara uygun duruma getirilmesi gerek...

Konyaaltı Plajı'na paralel uzanan yeşil alanların arkasında engelli park yerleri var... Antalya'nın merkezine geldiğinizde ise, rampalar yoluyla Kaleiçi'ne kadar inebiliyorsunuz... Hatta tekne turlarına katılıp Antalya'nın koylarında mavi bir yolculuğa çıkabiliyorsunuz... Gariptir, bizim gittiğimizde Büyük Çaltıcak Koyu biraz kirliydi... Üzüldüm... İnsan soyunun elinin değdiği her yer kirleniyor... Bu arada bizim rastladığımız Antalya otobüs sürücüleri, İstanbul sürücüleri gibi değildi... Engelli/yaşlıların ön kapıdan inmesine izin vermiyorlardı... Aslında en doğrusu da bu bence...

Eğer Antalya Kum Heykel Müzesi'ne gitmek isterseniz burası engellilere yüzde elli indirimli.. İsteyen her engelli kolayca gezebilir... Büyük önder Atatürk'ten tutun da, dünyanın ünlü kentlerinin, sembollerinin ve Yunan mitolojisinden  kahramanların kumdan heykelleri var... Bu açık hava müzesi Lara'da yer alıyor... Otobüslerle kolayca gidebilirsiniz...

Daha önce geldiğimde Düden Şelalesi gibi görülecek turistik yerlere gitmiştim... Ancak bu kez de kendimi alamadım, geziye katıldım... Devletin işlettiği turizm yerlerine giriş, engellilere tamamen ücretsiz... Ben Düden Şelalesi'nde belli bir yere kadar gidebildim... Engel durumunuza göre buraları gezip görmek değişebiliyor... Kurşunlu Şelalesi'nde ise kafateryalardan öteye gidemedim... Çünkü şelaleye gidişte çok basamak var... Zemin ise ıslak ve kaygan... Bu yüzden bir kafateryada oturup çay içtim... Ancak burada bir şey dikkatimi çekti... Doğanın ortasındaydık... O gün hafif esintili bir hava vardı aslında... Yine de açık havada vantilatörler çalışıyordu masaların yanında... Diğer günlerde çok mu sıcak oluyordu, bilmiyorum tabii... Yine de ben her şeyin doğal olmasından yanayım...

Sakatlığa Övgü kitabımda da yazdım... Eskiden tatil beldelerine gidince, farklı bedenlere saldıran bakış ve tutumlarla karşılaşırdım... Bu tatilde pek öyle bir şey duyumsamadım... Ya toplum değişiyor ya da ben artık engelsiz olanların olumsuz tutum ve davranışlarına pek takılmıyorum... Yalnızca kendimi yaşıyorum...

Ancak şunu da belirtmeden geçemeyeceğim... Kimi engelsiz olanlar, engelli haklarını savunuyor gibi gözüküyor... Ancak her şey lafta... Hele bir şey çıkarlarına uygun düşmesin... O zaman vahşi leşiyorlar... Bence halen insan insanlaşamadı...

Tatilde sessizliği, doğayla bütünleşmeyi, doğayla hemhal olmayı, yeni yerler  ve kültürler keşfetmeyi seviyorum... Tüm bunlar beni zenginleştiriyor... Belki de tüm bunlardan dolayı çoğu kez sürüden ayrı olmayı yeğliyorum...

Örneğin, Çakırlar Sosyete Pazarı'nda hiç kimsenin gitmediği bir kır sofrasında gözlememi yedim, ayranımı içtim... Ben doğanın içinde her güzelliğe dokunup börtü böcekle, ağaçla kuşla konuştuğumda benim... Doğayla arama hiçbir uzaklık koymak istemiyorum... Bir çınarın altına oturup kumruların birbirine seslenişini, çekirgelerin bir azalıp bir çoğalan senfonisini dinlemek ruhumu sağaltıyor... Doğanın içinde bir duygu var... Ben onunla dolup taşmaktan haz alıyorum.. Umarım birgün tüm yaşam alanları tüm engelli/engelsiz insanlara göre düzenlenir de, engelliler evlerinde hapis hayatı yaşamazlar... 

Yerel belediye ve turizmcilerin önümüzdeki engelleri kaldırması, üstlerine düşen sorumlulukları yerine getirmesi beni ve tüm engellileri bağımsız kılıyor... Yeri geldiğinde eğlenmek, yeri geldiğinde dinlenmek, sınırlandırılmadan yaşamak ve tatil yapmak bir insan hakkı...

Tatil yörelerinde oteller ve plajlar engellilerin erişebileceği biçimde yapıldıkça rengarenk ufuklarda sonsuzluğa açılacak tüm engellenenler...

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.