İnsan denen varlık ne tümüyle iyidir ne de tümüyle kötüdür. Kendimizi “tümüyle iyi” kabul etmek eksikliklerimizi gidermemeye götürür. Kendimizi “tümüyle kötü” kabul etmek, yaşadığımız sosyal, psikolojik, kültürel, maddi v.b koşulların, karakterimizdeki belirleyici etkisini görmemektir.

İyi ya da kötü kavramları, koşullara göre görecelidir. Yetişkin bir genç olan Mehmet için “gereksinimlerini aksatmadan karşılayan anne-baba iyidir”. Ne zaman ki annesiyle babası, yetişkin olduğu halde, yaşamının sorumluluğunu bir türlü üstlenmeyen Mehmet’e karşı tutumunu değiştirir, o zaman Mehmet için “annesiyle babası kötüdür”.

 Kişilerin değerlendirmeleri kendine göredir ve taraflıdır, özneldir.  Anne babanın değişen tutumuna “hak veremeyen” Mehmet’in yargılamaları da taraflıdır. Kendisiyle yüzleşme cesareti olmadığı için “mağdur edilmiş biri” olduğuna inanmaya dört elle sarılır. Bilincinin en diplerine bastırılmış, annesiyle babasının haklı olduğuna ilişkin iç sesini duymamak için, gürültüler koparır. Kendinden başka herkesi suçlar, suçlamalarına deliller bulmak için hata avcılığına başlar. 

Mehmet’in anlamadığı; annesiyle babasında, 20 yaşına gelmiş bir delikanlının, kendi yaşamıyla ilgili hiçbir sorumluluğu yerine getirmemesinin yarattığı yorgunluktur, gidişteki yanlışlığı görmeleridir. Sabahtan başlayıp gecelere kadar orada burada takılan; sigara, bira almak için babasından para istemeye hiç çekinmeyen bir yetişkinle birlikte yaşayan anneyle, baba şaşkındır. Durumu nasıl değiştireceklerini bilememektedirler. Baba, en sonunda tavrını koyar.

Yaşamın gerçekleri önünde sonunda Mehmet’i de kuşatacaktır. Bundan sonrasında Mehmet için acılı, alışık olmadığı zor bir süreç başlar. Önce direnir, saygısızlaşır, saldırganlaşır, tehditler savurur.  İşe yaramayınca suçluluk duyguları içine hapsolur. Bir kırılma noktasındadır, ya bu durumu pozitifliğe çevirecektir ya da psikolojik çöküşe doğru gidecektir:

 “Ben iyi bir insan değilim, anne babamı çok yordum, onlara kötü davrandım; annem babamla aramızda kaldı, onu çok üzdüm” (Suçluluk)

“Ben iyi bir insanım, suç bende değil, annemle babamda. Bana çocukluğumdan beri sorumluluk vermediler, böyle sorumsuz biri olduğum için suçlu olan ben değilim, onlar” (Savunmacı yaklaşım)

“Beni düşürdükleri şu duruma bak, bana para lazım, bana artık nasıl para vermezsin, gidip çalışacakmışım, ben nasıl iş bulacağım, ikinizi de geberteceğim, sizin ikinizi de siyanürle zehirlemezsem görürsünüz” (Saldırgan yaklaşım)”

Mehmet gibi insanların pek çoğunun yaşamında bu üç yaklaşım egemendir. Kişiye göre bu yaklaşımların ağırlık oranı değişebilir. Yaşantılarımızın, ilişkilerimizin bu yaklaşımlarla sürmesinin acı sonucu kopan kavgalardır, intihar eden insanlardır, bıçaklanarak öldürülenlerdir, biten-bitirilen dostluklardır, sürünmekle ölmek arasında sürdürülen yalnızlıklardır, katılaşan yüreklerimizdir. Bu üç yaklaşım yüzünden gözlerimizin feri sönük, dudaklarımız gülümsemiyor, sevgiyi o kadar özlerken sevgiden eser yok yüreklerimizde.

Ya aşırı sorumluluk yüklediler, yaşayamadık çocukluğumuzu.  Ya aşırı şımartıldık, bir gün gerçeklerle yüzleşmeyecekmişiz gibi. Tüm bunların üstüne okulda, sokakta, parkta, plajda, kahvelerde, düğünlerde, camilerde, iş yerlerinde…  bu üç yaklaşımı beslesin diye, kavramlar tıkıştırdılar zihinlerimize. Ünvânlara, paraya, mülklere, markalara, kof bilgiye değer verdik. Bir sürü halinde maçlar izledik. Bir sürü halinde akşamları evlerimizde dizi filmlerle uyuşturulduk. Bir sürü halinde aynı tip giyinip aynı tip kuşandık. Bir sürü halinde aşklarımız çabuk başladı, çabuk bitti. Bir sürü halinde üstüne yürüdük sürüden olmayanın, zayıf olanın. Bir sürü halinde alkışladık kürsülerde konuşan sevimsiz adamları. Bir sürü halinde sarıldık, içimizde iyi beslediğimiz egolarımıza. Bir sürü halinde, hatalarımızın bedellerini masumlara ödettirdik. Yaşamla, gerçeklerle, kendimizle yüzleşemedikçe en iyi yaptığımız şey suçlamak, savunmak, saldırmak oldu. Bunu öğrettiler bizlere.

 Bu üç yaklaşıma sarılmanın sonuçları: Korku, güvensizlik, sevgisizlik. Kavgayı başlatan olduk, ama açık ama sinsi. Yargılayan olduk, ön yargılarımıza sarılarak. Birçok hatamıza hoş görü gösterenleri, en küçük bir hatasında ateşe tuttuk, ittifaklar edindik. Dünyaya coşku, iyilik saçanların neşesini soldurduk. Hep verenlerin; bir gün gelip tükeneceklerini, onların da almaya gereksindiklerini düşünmedik. Hep biz mağdurduk, hep biz öncelikli olmalıydık, başka insanların gözümüzde bir hayatı yoktu, başka insanların bize hiç anlatamadıkları sorunları yoktu.

Böyle insanlar olmamız istendi bizden. Zihinlerimize sıkıştırdıkları kavramları hiç sorgulamadık. Ektikleri ego, iç dünyamızda öylesine büyümeye başladı ki bencilliği normalleştirdik, saygısızlığı normalleştirdik, samimiyetsizlikleri normalleştirdik… Argoya, küfürlere sarılmaya başladık erkek, kadın demeden.

Bir gün gelir, geldi, gelecek. O gün, psikolojik kılıçlarımızı kuşandığımız insanlar değil gerçekler konuşacak karşımızda. Gerçekler, bizden hesap soracak. Tükettiğimiz yaşamların, baskıladığımız ruhların, öldürdüğümüz sevinçlerin hesabını soracak. “Bütün hayatını, bu üç yaklaşımla nasıl yaşayabildin” diye sorduğunda yanıt veremeyeceğiz.

İşte o gün yüzleşme günümüz olacak.  En zor yaşadığımız ama en huzurlu günümüz. Kendimizle konuştuğumuz, kendimizi dinlediğimiz… Arkada ılık bir fon müziği, gözlerimiz kapalı… Suçluluk, savunmacılık, saldırganlık içeren tüm yorucu duyguları, başımızın üstündeki zihinsel kapıyı açıp, evrenin sonsuz boşluğuna gönderiyoruz. Sonra ardından derin derin nefesler alıyoruz… derin derin nefesler…  Yetiştiğimiz, büyüdüğümüz mahalleye, çocukluğumuza  doğru bir yolculuğa çıkıyoruz…   Annemiz, babamız, dede, nine, arkadaşlar, öğretmenlerimiz… Hepsinin bize nasıl davrandıklarını, neler söylediklerini bir bir anımsayacağız… dilediğimiz kadar çocukluğumuzda kaldıktan sonra geriye döneceğiz, bugüne, yetişkinliğimize… Bu yolculuğa bir kere değil belki elli kere çıkacağız, her dönüşümüzde içimizdeki ego canavarına bir darbe vuracağız.

“Biricik oğlum benim, Mehmedim, ileride evlenecek, annesiyle babasına yaşlanınca bakacak, başka kimim var benim, Seda kız çocuğu, o evlenince elin oğlu bakar mı bize, bu ev, köydeki tarlalar kime kalacak… her şey benim oğlumun olacak… Oğlum, dün okula gitmemişsin, öğretmenin aradı, nerdeydin sen? , arkadaşlarınla maçını okuldan sonra yapamıyor musun?, oğlum, derslerine çalışsana, bak  sınavı kazanamayacaksın, Ayşe’nin oğlu takdir almış, senin ondan neyin eksik?”

“Koskoca adam oldu, insan utanır be, yirmi yaşına gelmiş, benden sigara parası istiyor, akşama kadar orda burda arkadaşlarıyla takılmalar, kız peşinde koşmalar, ulan hangi kız varır senin gibi işsiz güçsüz adama, adamı okutalım dedik, nerde, neyine güveniyorsun, sen bu serserilikle bize de bakmazsın yaşlanınca, kendine hayrın yok, bu evi de satar yersin, yok, yok, sana para mara yok, git kendine iş ara, sana iki ay süre, bu serserilikle devam edersen pılını pırtını topla git…”

“Şimdi beni suçluyorsunuz, çocukluğumda her dediğimi yaptınız, alın dediğimi aldınız, yapın  dediğimi yaptınız, yaramazlıklarıma hiç kızmadınız, ne istersem verdiniz, bana hayatın gerçeklerinden hiç söz etmediniz, beni hayata hiç hazırlamadınız, şimdi kalkmış beni evden kovuyorsunuz, siz nasıl izin verdiyseniz  öyle oldum , ben yıllar süren bir uykudaymışım, ama artık gerçeklerle yüzleşmem gerektiğini görüyorum, sizin “serseri” diyerek beni aşağılamanıza izin vermeyeceğim, kendime kitaplar alacağım, üniversite sınavına hazırlanacağım, bir yandan da bir iş bulacağım, bunu yapacağım, yapacağım, göreceksiniz…”

“Onlar benim annem, babam… Evet, çocukluğumda beni şımartarak büyüttüler, evet, bana zarar verdiler, ama bunu isteyerek yapmadılar, onlara bir çocuğun nasıl yetiştirilmesi gerektiği öğretilmemişti, bunu bilmediklerinin farkında değildiler, onlara artık kızmayacağım, onları artık suçlamayacağım, onlara artık saygısızlık etmeyeceğim, onları seviyorum”

Üç yaklaşımdayken insan, hep sevilmeyi ister, hep sevilmeyi bekler. Kendisiyle yüzleşen insan, edilginliği bırakır, sevmeyi önce kendisi başlatır. “Bir insanı sevmekle başlar her şey” diyen Sait Faik olacağız kendimizle yüzleşince,  insanı anlayacağız.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.