Yıllardır Darülaceze'nin önünden geçer dururum. Hep gitmek isterdim de bir türlü fırsat bulamazdım. Doğrusu ya! Hiç böyle hayal etmemiştim. Huzurevi kapısından içeri girdiğinizde direkt bahçeye açılıyorsunuz. Kimi yaşlılar taş binaların önünde, kimisi yüzyıllık ağaçların gölgesinde, kimisi de  fıskiyeli bir havuzun başında oturuyor. Bahçe oldukça bakımlı. Rengarenk çiçeklerin arasında yaramaz kedi yavruları koşturuyor, temiz yollarda güvercinler üçer beşer gökyüzüne doğru kanat çırpıyor, bir rehber gelen ziyaretçilere elini uzatarak “hoş geldiniz” diyor.

Ayaklarım kalabalıklara değil de tek başına oturanların yanına götürüyor beni. Bazen sevinç içinde bir gülüş, bazen kucaklayıcı bir bakış, bazense derin bir sessizlik oluyorum. Nasıl unuturum ağzında tek dişi kalmış bir amcanın haykırışını? “ Kardeşimi bekliyorum... bekliyorum... gelmiyor...” diye yakınıp duruyordu. 

Ne çok duvar örüyoruz birbirimize değil mi? Beklentilerimiz olmayınca kırılıp örseleniveriyoruz sonra. Her beklenti düş kırıklığı değil mi? Biz hayattan bir şeyler beklerken o bizlere türlü türlü sürprizler hazırlıyor. Yine de beklentilerimizden vazgeçmiyoruz. Peki, beklentilerimize nasıl dur diyeceğiz? Kuşların havalanmadığı, kapıların açılmadığı, telefonların çalmadığı, güneşin parlamadığı bir dünya ne kadar da tatsız. Beklentilerimiz biraz da umut değil mi? Kendi gri gerçekliğimizi maviye boyasak kime zararı var ki? Yalanlar içinde yaşamak değil bu. Düşle gerçek arasındaki yeniliğe, tazeliğe, güzelliğe yelken açmaktan söz ediyorum. 

Bu tür düşünceler kafamda çarpışırken bastonlu, tonton bir teyzenin yanına geliyorum. Biraz hoş beş yaptıktan sonra: “ Burada olmaktan memnun musun,” diyorum. “ Allah! Buralara kimseyi düşürmesin” diye yanıt verince boğazım düğüm düğüm oluyor. İnsan bilmeyi, yalnızca bilmeyi isterken gerçeğin acıtıcılığı gelip yüreğinize oturuveriyor hemen. O an, yalnızlıkların koskocaman resim galerilerinde sergilendiği bir yerde olmak istiyorsunuz da olamıyorsunuz. Gerçeğin yakıcılığına dayanabilmek için söze sığınıyorsunuz. Tıpkı benim yaptığım gibi. Tonton teyzeye bir   şeyler geveledim de ne gevelediğimi şu an tam anımsamıyorum. Belki de acılar büyüdükçe sözler azalıyor.

Ayaklarım neden beni hep tenhalıklara götürüyor? Yoksa yüreğim mi? Her yüz, her bakış, her gülümseyiş bir öykü. Ben otobüs ya da metrobüsle bu huzurevinin önünden geçerken, kimi şeyleri görmediğim için onlar yok mu oluyordu? Yoo, hayır. Oysa duyarlı olduğumu sanırdım. Şu yüzlerini asırlık ağaçların kapattığı taş binaların bir penceresi olsam, hangi yaşanmışlıklara tanık olurdum kimbilir? O yüksek duvarların ardında hangi umutlar yitirilir, hangisi dirilir?

Bunları düşüne düşüne fötr şapkalı, tekerlekli sandalyede oturan bir amcanın yanına geliyorum. “ Merhaba” diyorum. O nasıl kocaman bir gülüş... “ Merhaba! Hoşgeldiniz” diye yanıt veriyor. Sohbeti koyulaştırıyoruz. Depremde karısını, sonra çocuğunu kaybettiğinden söz ediyor bana. Yine mi sözcüklerin sessizliğine sığınıyorum ne? Sanki ne söylersem, ne desem yerini bulmayacak gibi. Belki de söz gerçeği bile anlatmakta yeterli değil. Kırış kırış bir yüz... Zeytin karası gözler... O gözlerdeki acının büyüklüğünü görmemek için kör olmak gerek. Evini, barkını, aileni, sevdiklerini geride bırakmanın ağırlığı çok güç olmalı. İnsan boş kalan yanını neyle doldurur? Sahi neyle?

Darülaceze acizlerin kapısı demekmiş. Öyleyse yüksek duvarların kapısını aralamalı. Her koyun kendi bacağından asılır dememeli. Bu huzurevi 1895 yılında Sultan Abdülhamit'çe kurulmuş. Dil, din, ırk, mezhep cinsiyet ayrımı gözetmeksizin bakıma gereksinim duyan binlerce çocuk, yaşlı ve engelli buradan hizmet almış.

Bu kurumda saatler su gibi akıp geçiyor. Her merhaba dediğim ve konuştuğum huzurevi sakini bu hizmetlerden çok memnun olduğunu dile getirdi bana.

Toplam 27.000 m2'lik alana kurulan huzurevinde çocuk yuvası, poliklinik, mutfak, çamaşırhane, kesimhane ve teknik atölyeler var. Başakşehir Engelliler Derneği olarak gittiğimiz ziyaretimizde rehberimiz eşliğinde müze ve rehabilitasyon merkezini gezdik, bilgi aldık.

Müzede huzurevi sakinlerinin fotoğrafları, mektupları, kullandıkları radyo, telefon ve müzik aletleri var. Bu arada sağlığı yerinde olanlar çeşitli atölyelerde çalışıyorlarmış. Çorap atölyesinde rengarenk çoraplar duvarları süslerken, dokuma bölümünde görme ve bedensel engelliler için özel olarak tasarlanmış araç ve gereçlerle üretim yapılıyor, böylece toplumsal yaşama katkı sağlıyorlarmış. Satış bölümünde çeşit çeşit cüzdanlar, çantalar, sepetler ve el işleri gerçekten göz alıcıydı. 18 farklı atölyede yapılan el emeği, göz nuru ürünler burada alıcıların beğenisine sunuluyor.

Yolculuğumun sonuna geliyorum. Ağaçlar altında yürürken taş bir binanın çıkıntısına tüneyen kuş sürüleri dikkatimi çekiyor. İnsan da  yaşama savaşı veriyor, çırpınıyor, çırpınırken ise yaralıyor. Tıpkı kuşlar gibi.

Ben nerdeyim? İçeride mi? Dışarıda mı? Merhaba deyince sevgiyle kucaklayan, yüzüne bakıp gözünü kaçırmayan, sohbet etmeye can atan, bir selamı çok görmeyen, elini uzattığında çekincesizce verenlerin olduğu bir diyardayım. Nasıl da özlemişim surların olmadığı böyle bir  dünyayı.

Kuşlar kadar özgürdüm...

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Ahmet MALATYALı 2019-09-26 10:36:59

Darülacezimize tanıtım Anlamında Yaptığınız Katkı için teşekkür ediyoruz...

Avatar
Nermin Aksoy 2019-09-26 11:31:13

Çok güzel bi yazı Satıcığım. İş yeri olarak bizde gitmiştik. Duygularıma tercuman oldun. Başka bir günde yatalak olanları ziyaret et istersen. Orada bir kız çıcuğu vardı. Beşikte öylece yatıyor. Kızıımm diye sakinleştirdim. Çırpınıp duruyordu. Sözün bittiği yer...Yazılarının devamını bekleriz. Selamlar.