Ait olduğum yerdeyim...

Gençlik yıllarımda engelli derneklerine yolum düşmüştü. Bu derneklerde ilk dikkatimi çeken birbirleriyle evlenen engellilerin çokluğuydu. Sanırım bu duruma önce şaşırmış sonra da sevinmiştim. Öyle ya! Bu sistem kendi ötekisini yaratırken, sağlam beden ideolojisi belleklerimizi dumura uğratırken, ötekileştirilenler tüm bunlara başkaldırarak birbirlerinin yaralarını sarıyorlar, tüm sınırlandırmışlıklara sevgiyle karşı koyuyorlardı. Bunu görünce biraz duygulanmış mıydım ne? O günlerde engellileri dışlayanlara büyük bir öfke duyuyor, engellilerin arasında kendimi daha mutlu ve huzurlu hissediyordum. Ait olduğum yerdeydim. Bedenime saldırıcı bakışlar yoktu o ortamda.

Bizler bu toplumun damgalananları, yok sayılanlarıydık. Acaba bu “normal olmayanlar” birbirleriyle sevgi bağı kurup evlendiklerinde daha mı göze batıyorlar, damgalanma keskinleşiyor muydu? Yoksa aynı toplum yerle bir edilmiş “itibarlarını” geri mi veriyordu? Ya da ötekileştirilenlerin birlikteliğine yüce bir anlam yüklüyorlar, sahte bir iyilikle sırtlarını sıvazlarken alttan alta onları küçümsüyorlar mıydı? Ne de olsa “sağlam bedene” kutsallık yüklemek her çağda geçerliydi. Bu kutsal emanet kuşaktan kuşağa sözlü ve yazılı kültürle aktarılmıştı. Elbette teknolojik gelişmelerle birlikte az da olsa bir değişim ve gelişim kaçınılmaz olacaktı. Ancak o teknolojinin araç ve gereçleriyle insan yaşamı da denetlenmeye başlamadı mı?

Sinema ve Suyun Sesi...

Görsel ve işitsel araçların izleyiciyi daha fazla etkileme gücü vardır kuşkusuz. Onlardan biri de sinemadır. Görüntü ve ses onun dilidir... Senaryo ve kurgu da belkemiğidir...

Senaryosu Del Toro ve Vanessa Taylor'ca yazılan, Guillermo Del Toro'ca yönetilen Suyun Sesi'ni sinemalarda oynadığında kaçırmıştım. Geçen gün bir arkadaşın bu filmden söz etmesiyle internetten izledim. 2018 yılında dört dalda Oscar ( en iyi film, en iyi yönetmen, en iyi film müziği, en iyi prodüksiyon) ve birçok festivalde ödül alan filmde, insansı bir yaratıkla, gizli bir laboratuvarda temizlik işçisi olarak çalışan konuşma engellinin arasındaki aşk anlatılıyor.

Film masalsı, fantastik bir atmosferle başlıyor... İlk başta denizin derinliklerini andıran görüntüler... Turkuaz renkli suyun yansımaları arasında sapsarı, parlak bir ışık... Kamera yaklaşıyor... yaklaşıyor... O parlak ışığın bir lamba olduğunu, ışık huzmeleri ve yüzen balıkların arasında çeşitli nesnelerin suyun içinde uçuştuğunu görüyorsunuz... Yatağında uyuyan bir kadınla birlikte Elisa'nın yaşamına konuk oluyoruz...

İnsanlığın Serüvenleri Arasında Engellilere Biçilen Roller...

Yaşam suda başladı... Bir maddenin başka bir maddeden bir şeyler alması ve birleşmesiyle oluştu... Canlı organizmaların gelişmesiyle birlikte bir doğuş... Sonra da insan tarihsel serüvenine atılacak...Ve aşk yaşamın kaynağı... Bir hafiflik... İçinizin içinize sığmaması... Yüreğinizde bir heyecan... Aşk bir sarhoşluk...

Peki her çağın ötekisi olan engelliler, yaşamın her alanından kovuldukları gibi sevmeye ve sevilmeye değer görülmüyorsa!.. Geceler ıssızsa... Davul bile dengi dengine sözleri havada uçuşuyorsa... Sahi bizler hep dengi dengine mi aşık oluruz? Bedendeki bir “eksiklik, zayıflık” engel olabilir mi yüreğin denk olmayana çarpmasına?

Tokat Gibi Bir Sahne...

Filme dönüyorum yeniden... Elisa konuşma engellidir, bir iki arkadaşı dışında kimsesi ve bir sevgilisi yoktur. Çoğu insan engellilerin bedenlerindeki bir engelden dolayı onların cinsel kimlikleri olmadığını düşünüyor. Del Toro da bu gerçeği görmüş olmalı. Engellileri aseksüel olarak gören o insanlara tokat gibi bir sahneyle yanıt veriyor. Çünkü her insanın bir cinsel kimliği vardır. Bedendeki bir yeti yitimi libidonun çalışmasına engel değildir. Filmde ki karakterimiz Elisa da bir partneri/sevgilisi olmadığı için bu gereksinmesini mastürbasyonla giderir. Ancak bir süre sonra Elisa'nın yaşamı değişecek, suda hapsedilen bir yaratıkla yolları kesişecek, bir aşka doğru yelken açacaktır.

Aşk Ne Ola ki...

Öyle tutkulu bir aşktır ki bu, yılların verdiği bir susuzluğun sonucu mudur? Hiç yaşanmamış olanın çekiciliği midir? Elinde olanı kaybetmemenin mücadelesi midir? Aşk bir olmaya doğru kapılar açtıkça daha mı alevlenir duygular? Yoksa zulümler çoğaldıkça mı artar sevmeler?

Şimdilerde Ferhat ile Şirin, Leyla ile Mecnunlar yok belki... Bence Elisa için aşk bir olmak, hiçbir şey beklemeden vermektir... Sonra da direnmek ve mücadele etmektir... Sevdiği için ölümü bile göze alabilmektir...

“Normal”liğin Bildirgesini Yazmak...

Suyun Sesi'ni bir tek şu açıdan eleştiriyorum. Del Toro, öteki olan, öteki olanla birlikte olmalı iletisini veriyor izleyiciye... Sanatın amacı insanlarda yerleşik inançları pekiştirmek olmamalı... Aksine çoğunluğun üstünlük iddiası taşımadığı, farklılıkları reddedici olmayan, toplum içinde var olan olumsuz inançları tuzla buz eden bir sanat anlayışının insanlığa katkı sağlayacağını düşünüyorum...

Bir ötekiyi başka bir ötekiye layık görmek kapsayıcı değil, dışlayıcı bir anlayıştır... “Normalden sapan” ya da “ normal dışı olanı”, birbirine yakıştırıp ona göre senaryo yazmak, ötekileştirilenleri seçilecek kategorisine sokmamak “normal”liğin bildirgesini yazmak değil de nedir?

Engellilere karşı olumsuz tutumları küçük yaşlardan itibaren içinde doğduğumuz kültür örüntüleri içinde öğreniyoruz. Toplumsallaşırken aile, çevre, eğitim, medya, edebiyat ya da sinemanın rolü yadsınamaz. Bir ötekiyi bir ötekiye aşık edip film çekmek; fiziki olarak farklı olandan uzak durulması iletisini verebilir.

O zaten farklı. Bizden değil. Aşık olunmaz“ gibi etiketleyici bakış açıları bireyler üzerinde değiştirilemez, sabit değerlendirmelere yol açar. Yalnızca insanları görünümlerine göre ayrıştırmak indirgemeci bir yaklaşımdır. Bu tür yaklaşımlar bir süre sonra o farklılıkların “iyi” ya da “ kötü” olduğuna ilişkin önyargıları da besler.

Birliğe Atılım...

Madolyanın bir başka yüzü de var kuşkusuz. Öteki ya da ucube olarak görülenlerin taş kalpli olmadıkları, hisseden varlıklar olduğu gerçeği...

Yaşam suda başladı demiştim filmi anlatırken... Filmin sonunda tanrı yaratık, insan soyuna şu iletiyi verir...

“ Ey, insan! Öteki ilan ettiklerini aşağıladın, yok saydın, damgaladın, dışladın. Biz farklı olanlar yürek yüreğe verdik, sizin eksilttiğiniz yaşamı el ele verip yeniden çoğalttık.”

Sanat yapıtları insanı besler, büyütür... Kapı açık... Uzaklardan bir rüzgar yanağımı okşayıp geçiyor... Bir müzik mi çalıyor yoksa bana mı öyle geliyor? Playing For Change söylüyor... Stand by me... ( Beni bırakma)... O şarkı eşliğinde bir film çekiyorum...

Birliğe atılımdır aşk... O birlikte tüm farklılıklar eriyip insanlığın senfonisi çalıyor...

Duyuyor musunuz?

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.