Ben bozkır çocuğuyum... Bundan mı bilmem uçsuz bucaksız engin toprakların ıssızlığını sevmem... Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun Yaban (1) romanını okurken, doğduğum topraklara gitmenin sevincini yaşadım... Anılar belleğimde canlandı...

Beş altı yaşlarında olmalıyım... Kocaman bir havuz... Kurnalarda şırıl şırıl akan sular... Gri, kocaman kubbeler... Kubbelere çarpıp dönen çoluk çocuk, kadın sesleri... Annem beni Haymana'daki bir kaplıcaya götürmüştü. Ha bire sıcak su banyosu yapıyorduk. Sıcağı sevmiyordum ama hamamdaki curcunayı seyretmek hoşuma gidiyordu. Kaldığımız yer bir pansiyon muydu? Tam anımsamıyorum. Ancak izbe bir yer olduğu kalmış aklımda. Elimizde çok paramız yoktu. Sokak satıcılarından süt alıyor, içine ekmek doğruyor, yiyorduk. Nasıl da hoşuma gidiyordu o süt ekmeği yemek... Çünkü içinde umut vardı... Annem ayağımın iyileşeceğine inanıyor, bunu da bana büyük bir inançla anlatıyordu. Belki de o yüzden o kadar tatlı geliyordu bana... Ne zaman yılgınlığa düşsem, o anlar aklıma gelir... Bir sütün içine ekmeği doğrarım. Annem yanımda bitiverir... Dizlerine başımı koyar, yüreğimde direncin sesini duyar gibi olurum...

Kuşkusuz Yaban Türk edebiyatının klasik romanlarından biri. Şimdiye kadar hakkında çok şey yazıldı. Ben bu yazımda Yaban'a farklı bir açıdan bakacağım.

Ne yazık ki, dünya ve Türk edebiyatında çoğunlukla engellilik negatif bir olgu olarak ele alınmış, engelli olmak ise “aciz olmak”la eş değer görülmüştür. Engellilerin tarihini incelediğimde şunu gördüm. Engelli kişi hangi çağda olursa olsun, o çağın “ötekisiydi.” Şimdi romana gelmek istiyorum.

Yaban romanının baş karakteri Ahmet Celal, 1.Paylaşım Savaşı'nda bir kolunu kaybeder. İstanbul düşman işgali altındadır. Emir eri Mehmet Ali'nin Porsuk Çayı kıyısındaki köyüne yerleşir. Köy halkı için o bir yabancıdır. Köylüler, okumuş etmiş, giyimine kuşamına dikkat eden, kitaplarla haşır neşir olan, ülkesinin sorunlarına duyarlılık gösteren Ahmet Celal'i içlerine almaz. Onu kendilerinden farklı görürler. O bir yabandır. Romandaki karakterimiz engelli olduğu için değil, yabancı olduğu için reddedilir köy halkınca.

Daha otuz beşine gelmeden ümidin, aşk ve ihtirasın bittiğine inanan Ahmet Celal, insanın hayvanların en kötüsü olduğunu düşünür. Yalnızca içgüdülerine göre yaşayan ilkel insandan değil, uygar olduğunu iddia edip dünya halklarını sömüren, bu sömürü için savaşlar çıkarıp başka ülkelerin topraklarını işgal edenlerden de tiksinir. Sonra şöyle der: “ Kaç defa, elime bir sopa alıp, bunları önüme katarak kendi ormanlarına doğru sürmek arzusunu duymuşumdur. Fakat sağ kolum yoktu... “ ( 2)

Ahmet Celal bedenindeki bir organ eksikliğinden dolayı kendini “yarım” görür. Bu yüzden savaşta hiç kimseye faydası olmayacağını düşünür, bir köye sığınır. Bu da okurda şu izlenimi bırakır. “Sağlam” bedenli olmak “normal” olandır. Bir organınızı kaybettiğinizde ya da “sakat” kaldığınızda “eksik” ya da “ yarım” olursunuz. Bu yüzden ülke savunmasına bile katkı sağlayamazsınız. “ Ancak romanın ilerleyen bölümlerinde bir yerde de şöyle der: “ Cephede hiçbir işe yaramaz mıyım? Adam sen de. Bu kolsuzluğum, hem kendime, hem de aleme karşı icat edilmiş bir boş bahane...”(3) der.

Sakat kaldıktan sonra İstanbul'da insanların eğlencesi olur. Bu durumu şöyle anlatır okura. “ Onun için değil midir ki, ben aralarında dolaşırken kaba kaba sırıtırlardı ve sağ tarafımda bir boş torba gibi sallanan yenimle oynamaya kalkışırlardı. Sonra, bu yeni, sallanıp durmasın diye, ucundan bükerek cebime soktum. O gün bugündür, hala öyle dolaşırım. “ (4)

İstanbul'da sakatlığı insanların gözüne batarken geldiği köyde bunu kimse önemsemez. Hatta vatanı için bir kolunu verdiğine övünür, kimse oralı olmaz. Daha ilk başlarda düş kırıklığına uğrar karakterimiz. Bu insanlar için mi kolunu savaşta kaybetmiştir? Yaşadığı köyde çok sayıda sakat vardır. Bunu şöyle anlatır: “ Mehmet Ali'nin anası enikonu topallıyor. Salih Ağa'nın oğullarından biri kamburdur. Bekir Çavuş'un kızı Zehra kördür. (....) Bunlardan başka köyün iki meczubu, bir cücesi vardır. Şimdi, düşünün, bu illet ve sakatlık yuvasında ben nasıl kendimi gösterebilirim? “ (5)

Son derece insanlık dışı koşullarda yaşayan, temizlik ve hijyene dikkat etmeyen, ülke sorunlarına duyarsız, zaman ve mekan kavramı olmayan köylüler; cehaletden mi, akraba evliliğinden mi yoksa koşullardan dolayı mı sakat kalmaktadırlar? Yazar, bunun nedenini açık açık yazmasa da, betimlemelerinden hepsinin etkili olduğunu söylebiliriz. Örneğin, Mehmet Ali'nin kardeşi İsmail'i ilk gördüğünde cüce zanneder Ahmet Celal. Yokluk ve yoksulluk içinde ağır işlerde çalıştırılan, hastalıklarla mücadele eden, kimileyin ana baba şiddetine uğrayan bu çocukların bedenleri gelişemez. Hatta çocukluklarını yaşamadan yetişkin olurlar.

Romanda başka engelli karakterler de vardır. Bunlardan biri Salih Ağa'nın kambur oğlu, diğeri de Bekir Çavuş'un kör kızı Zehra'dır. Kambur oğlan; çocuk yaştaki Zehra'yı tavlamaya çalışır. Ahmet Celal'e göre, içgüdülerine göre yaşayan insan, henüz insanlaşamamış insandır. İnsanlaşamayan yaratık vahşidir. Romandaki kambur oğlan, kör kıza ilgisini son derece ilkel davranarak gösterir. Yazar, dişi ve erkek arasındaki mücadeleyi bu bakımdan okura sunar.

Ancak benim burada dikkati çekmek istediğim nokta şu. Yakup Kadri, engelli karakterlerin cinsel kimliğini yok saymaz. Bunun doğal bir dürtünün sonucu olduğunu anlatır okura. Şu iletiyi de okura sunmadan edemez. İnsan düşünmeden, yalnızca hazlarına göre yaşarsa, bunun sonu facia olabilir. Kambur oğlan, çocuk yaştaki kör kızı kandırır, sonra da onunla evlenmeyi istemez.

Köylü ve aydın arasındaki uçurumun gösterildiği romanda Salih Ağa, köylüyü ekonomik bakımdan Şeyh Yusuf ise din maskesi takarak sömürür. Bu arada düşmanla savaş sürmektedir. Birgün köye bir topçu birliği gelir. Ahmet Celal genç subaylarla tanışır. Onlar gittikten sonra kendi kendine çatışkılar yaşar. Bulunduğu köyde o kadar kimsesiz ve yalnızdır ki, dertlerini onlarla paylaşmadığına pişman olur. Bunu şöyle anlatır: “Bir kanserli, urunu göstermekten nasıl korkarsa, derdimi açmaktan öyle korktum. Belki de iyi ettim. Çünkü, sırrımı öğrenselerdi, beni zorla alıp götürmeye kalkarlardı. Beni cephe ardında, bir köşecikte, bir sakat hayvan gibi saklarlardı. Boş yere subay kantinlerinin ve subay çadırlarının bir sığıntısı olurdum. Arkaya ve geriye doğru hareket anlarında, karargah kumandanlarının bir angaryası, bir başbelası kesilirdim. Çöldeyken, kuyruğu kesik bir köpek, bizim alaya musallat olmuştu. (....) Haline acır, vuramazdık. Hatta yemek artıklarını hep ona verirdik ve köpek belki de, bizden bunun için ayrılmak istemezdi. İşte ben, onlarla gitmiş olsaydım, mutlaka bu köpeğe benzerdim.” (6)

Görüldüğü gibi Ahmet Celal, bir kolu olmadığı için kendine acır. Sakatlık olgusuna çok olumsuz bakar. Burada eski çağlardan beri yüceltilen sağlam beden kültü karşımıza çıkar. Bir eksiklik olarak görülen sakatlık negatif bir olgu gibi ele alınır. Sakatlık utanılacak, saklanılacak bir şeydir. İnsanın bir kolunun/bacağının/gözünün olmaması bir felakettir. O niteliği ön plana çıkartılır. Tüm kişiliği ve beceresi bir kusura ya da özelliğe indirgenir.

Kuşkusuz Ahmet Celal içimizden biri. Bu toplumda kendine acıyan, sakatlığı bela olarak gören, bir organı eksik ya da kusurlu olduğu için aşağılık kompleksi duyan kimseler yok mu? Elbette var. Bir yazar bu kişileri anlatmayacak mı? Elbette anlatacak. Ben bunda bir sorun görmüyorum.

Ancak o yazar Ahmet Celalleri anlatırken tüm toplumun nasıl sağlam beden ideolojisiyle kuşatıldığını da anlatacak. Farklı olanın kusurlu olduğuna inanılması, Foucault'un söylediği gibi iktidarların bedenin anatomi politikasının sonucu değil midir?

Ben burada Yaban romanını sakatlık açısından ele aldım. Oysa bir romanı estetik açıdan değerlendirmek için çok kriterler vardır. Bu kriterlerin ne olduğu, Yaban romanında uyulup uyulmadığı ise başka bir yazının konusudur.

Kuşkusuz bir roman ya da öykü yazıldığı döneme göre değerlendirilir. Bu romanın yazıldığı yıllarda sakatlık tıbbi bakış açısıyla ele alınıyordu. O günden bu güne sakatlık olgusuna ilişkin değişimlerin olduğunu yadsıyamayız.

Günümüzde engellilik artık “eksiklik, acizlik” olarak algılanmıyor. Bir farklılık olarak görülüyor. Benim amacım ise edebiyatta sakatlığın nasıl ele alındığını irdeleyerek geleceğe ışık tutabilmekti...

Gelecekte birgün... Sağlam sakat arasındaki tüm mesafeler ortadan kalkacak.. İnsanlık türküsü söyleyecek boz sıra dağlar, havada uçan kuşlar, dalda açan çiçekler.. Her yer maviye kesilecek... İnsan sinsi karanlıkları aşıp pırıl pırıl bir aydınlığın içinde ilerleyecek...

Dipnotlar:

1) Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Yaban, İletişim Yayınları, 2018, İstanbul

2) a.g.e. 18

3) a.g.e. 42

4) a.g.e. 19

5) a.g.e. 19

6)a.g.e.132

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.