Ernest Hemingway’in (1899-1961, Amerika), 1952 yılında kaleme aldığı “Yaşlı Adam ve Deniz[1] romanında, yaşlı bir balıkçının, gücünün son noktasına kadar tükettiği “yaşamak savaşı” anlatılır. Roman okuru, yabancısı olduğumuz açık denizlerin dünyasına; balıkların yaşamına götürür. Hemingway’in sade anlatım diliyle yazdığı bu romanı, çocuğundan yaşlısına pek çok kimse akıcılıkla okuyabilir.

Yazmaya ilgisi ortaokul yaşlarında beliren Hemingway, 1921 yılında ilk eşiyle Paris’e taşındığında; Ezra Pound, James Joyce, Gertrude Stein, Scott Fitzergerald gibi yazarlarla tanışır. Edebiyata ciddi olarak yönelmesinde bu yazarların büyük etkisi olur.

Avcılıkta efsaneleşen Hemingway, teknesine “Pillar” ismini vermiştir. Boğa güreşi tutkusu, Kuzey Afrika’ya safari avcılığına gitmesi; O’nun doğayla, hayvanlarla ne kadar iç içe yaşamış olduğunu gösterir. Bu yaşam biçiminin kalemine yansıdığını, “Yaşlı Adam ve Deniz” romanında görürüz. Romanın baş karakteri yaşlı adam Santiago; denizde mücadele verirken, adeta bizde oradayızdır. Verdiği mücadeleyi; patlayan göz altından, kanayan ellerine varana kadar görürüz. Spencer Tracy’nin oyunculuğuyla filmi çekilen bu romana, 1953’te Pulitzer Ödülü, 1954’te Nobel Edebiyat Ödülü verilir. Ödülleri, bir romanın “değerli olduğunu belirleyen bir ölçüt” olarak almıyorum. Burada yalnızca bir bilgiyi paylaşıyorum.

Romanın konusuna gelince…Santiago, artık yaşlanmıştır. Eski gücü kalmamıştır. Rüyalarında sık sık aslan görmesi, bu güçsüzlüğüne işarettir. Seksen dört gündür balık tutamamıştır. İlk kırk günde, yardımcısı olan küçük Manolin’i ailesi yanından alıp başka tekneye vermiştir. Balıkçı köyünün insanları, yaşlı adamın yüzüne doğrudan kötü bir şey demeseler de, Santiago bilir herkesin aklından geçenleri. Bir şanssızlık üşüşmüştür yakasına. Kimsenin artık balık tutacağına inancı kalmamıştır. Bir kendisi inanır kendine, bir de Manolin. İkisi arasında katıksız bir dostluk yaşanır. Karşılıklı olarak birbirlerini düşünürler.

Seksen beşinci gün …yine açık denizlere açılma zamanı…gün ağarmadan biner teknesine. Uçsuz bucaksız denizde, öteki balıkçıları geride bırakır. Denizde; dalıp çıkan uçan balıklardan, yunuslardan, kuşlardan başka kimsecikler yoktur. Manolin’in, yanında gelmemesinden beri kendi kendine yüksek sesle konuşmaktadır. Bugün büyükçe bir balığa rast gelecek midir? Bilmemektedir. Deniz gözlerinden umut hiç gitmez. Bu yüzden hiç yenilmemiştir.

Sonunda oldu. Teknesinden bile büyük bir kılıç balığı, yüz kulaç derinlere attığı oltasına yakalandı. Olayların akışı burada yükselişe geçer. Kılıç balığı da sonuçta bir candır. Düştüğü tuzaktan kurtulmak için saatlerce uğraşır. Gece gündüze döner, gündüz geceye. Santiago, kılıç balığını yakalamak ister, kılıç balığı zokadan kurtulmayı. Biri can derdinde, öteki balıkçılığın gereğini yapma derdinde. Biri can derdinde, öteki gurununu kurtarma, ekmek parası kazanma derdinde. İnsanla doğa çatışması en iyi açıklıkla görülür burada. Bir yandan da, balığın yaşama hakkı olduğunu bilen Santiago şöyle söyler: “Balık, seni seviyorum, sana saygı duyuyorum. Ama bilmiş ol ki gün bitmeden seni öldüreceğim” [2]

Romanı baştan sona anlatıp okuyucuların, okuma tadını kaçırmayayım. Her yazarın, okura iletmek istediği bir iletisi vardır. Önemli olan yazarların örtülü olarak verdiği iletiyi okurun kavrayabilmesidir. Ben, bu romanda yazarın iletisinin “yaşamak savaşı” olduğunu gördüm. Bu benim çıkarımım. Sizler okuyunca belki başka bir sonuca varacaksınızdır.

Bir kadın olarak, romanda bana hoş gelmeyen nokta ; denizle kadın arasında kurulan benzeştirmedir. Roman, her ne kadar bir gerçekliği ortaya koyuyor olsa da eril yaklaşıma normal bakamıyorum. Avcılık, balıkçılık erkek mesleğidir. Ataerkil dil, erkek egemenliğinin sonucudur. Balıkçılar, denizi bir kadın olarak düşünmüşlerdir. Tevfik Fikret’in “Balıkçılar” isimli şiirinde geçen şöyle bir satır var : Deniz kadın gibidir: Hiç inanmak olmaz ha!”. İnternette, bu satırın özlü sözler içinde geçmesi de şaşılacak bir durumdur.

Santiago, İspanyolca “la mar” yani denizi “dişilikle” anımsamaktadır: “Yaşlı adam onu her zaman bir kadın, her zaman veren bir şey ya da büyük yararlar sağlayan bir kaynak olarak düşünür ve eğer azıp etrafına kötülük saçacak olursa, bunu da iradesi dışında, doğası gereği olarak kabul ederdi[3]. Dikkatli okunursa, balıkçıların istemediği fırtına, dalga boyu yükselmesi, sağanak, yıldırım düşmesi gibi kötü doğa olaylarının doğasıyla, kadının doğası aynı kefeye konuluyor. Kadının doğasında kötülük varmış gibi. Mantık yasasından geçmeyen bir durum bu.

Ernest Hemingway’in genel yaşamına bakınca, salt tutkularıyla, coşkularıyla yaşamış olduğunu görürüz. Avcılık, boğa güreşi tutkusu, 1.Paylaşım Savaşı’na katılmak için koşulları zorlayan serüvenciliği, içki düşkünlüğü, kimseyi dinlememe özelliği….bütünüyle eril özelliklerinin en uçta olduğunu gösterir. Bu özelliklerinin, kalemine yansımış olması şaşırtıcı değil. Savaş muhabiri, yazar olan üçüncü eşi Martha Gellhorn’in, Hemingway için yazdıklarını okuyunca içim sızladı. Hemingway, 1961’de intihar ettiğinde, Martha Gellhorn şunları söylemiştir : “Varlığı yalnızca bir et yığınından ibaretti. Evin işlerini görmek ve salt gündelik bir spormuşçasına çiftleşmek için bana gereksinimi vardı. Aramızda bir iletişim yoktu. Aklımı kaçırmamak için kendimi cepheye, ateşin ortasına attım" [4] Bir kadın olarak, denizle kadının benzeştirilmesi yaklaşımına susamadım. Hemingway’in bu satırları bilinçlice yazdığını düşünmüyorum. Kendi yaşam biçiminin doğal yansıması bu. Yazarlar da her insan gibi kusursuz insanlar değil.

Romanı okurken, beni en çok düşündüren, Santiago’nun insanı hayvandan akıllı gören sözleri olmuştur: “Bereket versin onlar kendilerini haklayan bizler kadar akıllıca düşünemiyorlar, bizden daha soylu, daha becerikli oldukları gerçek ama ne var ki bizdeki akıl yok onlarda[5] Dünya, bitkilerle, hayvanlarla, insanlarla ve cansız doğayla bir bütündür. Canlı cansız tüm var oluşların “birbirlerine etki etmesi sonucunda” doğanın yasası belirleniyor. Bugün, insanın tüm canlılara göre doğada egemen olmasının nedeni, elleriyle alet yapabilmesidir. Olta, zıpkın, kürek, tekne olmasa; Santiago denizde bir hiçtir. İnsanlığın, milyonlarca yıllık birikimlerinin sonucu; doğaya en egemen canlı olmasıdır. Teknolojiyi geliştiren insan aklı, alt akıl olarak kaldı. Fabrika atıklarıyla, kanalizasyon sularıyla, çöplerle, avlanma yasaklarına uymayışlarla kirlenen denizler, milyonlarca Santiago’nun geçim kapısıdır. Karadeniz ile Marmara denizinde elli balık türünün yok olduğundan söz ediliyor. Kısa zamanda yüksek kazanç edinme hırslarının akılla ilgisi yok. Alt akılda kalmak insanlığa, doğaya zarar veriyor. Üst akıl düzeyine çıkmayan insanlık, gün gelecek kendini de yok edecektir. Hırsları eleştiren bir anlatıdır kıral Midas’ın başına gelenler:

Frigya dağlarında, Dionysos’un kortejinden uzağa düşüp uyuyakalan Silenos; Frigya kıralı Midas’a getirilir. Midas, Silenos’u saygıyla, iyi hizmetle günlerce ağırlar. Dionysos’a varıncaya kadar Silenos’a eşlik eder. Silenos’u karşısında gören tanrı Dionysos, Midas’a “dile benden ne dilersen” der. Dokunduğu her şeyin altına dönüşmesini ister… Akşam yemeği yerken ağzına bir lokma ekmek atmak ister, ekmek altın olur. Şarap içmeye davranır, şarap altın olur. Açlıktan, susuzluktan ölecek hale gelir sonunda. Bu zararlı yeteneği kendisinden alması için Dionysos’a varıp yalvarır. İsteğini kabul eden Dionysos, başı ile ellerini Paktolos ırmağında yıkamasını söyler. Midas ırmağa koşar, yıkanır. Altın zerreleri, o ırmağa dökülür.

İnsan, doğanın bir parçası olduğunu hiç unutmamalı. Doğayı bir bütün olarak düşünüp, tüm canlılarla aynı haklara sahip olduğumuzu bilmemiz gerekir. Gereksinimleri karşılamanın dışında ortaya çıkan zenginleşme hırsı, Midas’a getirdiği gibi felaket getirir. Hep bana ….hep bana dememeli. ..hem sana hem bana demeli.

Santiago, başka canlıların yaşam hakkı ile kendi gerçekliği arasında gidip gelirken şöyle der: “Ne var ki güneşi, yıldızları, ayı öldürmeye kalkmadığımıza iyi ediyoruz. Denizlere çıkıp gerçek kardeşliklerimizi öldürmek yetiyor bize

 

[1] Yaşlı Adam ve Deniz, Ernest Hemingway, Bilgi Yayınevi, Çev:Orhan Azizoğlu, 104. Basım, Ağustos 2017,Ankara

[2] A.g.e, s.53

[3] A.g.e, s.27

[5] A.g.e, s.63

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.